Gerçeğe yönelik sadece izleyici konumunu sürdüren, bunda inadına ısrar eden doğal olarak nedenlerden hızla uzaklaşır. Kurgusal görüntüde bu tavır, izleyici nezdinde eserin akıcılığını sağlarken, gerçek bir olayda anlaşılması gerekeni perdeler. Standart sebep-sonuç ilişkisini takip etmek gibi değildir; kişi bir yazıyı neden okuduğunu, bir filmi neden izlediğini, bir eylemi neden yaptığını vs. unutursa iştigal ettiği uğraş anlamsızlaşır.
Bir projenin konusu Gazze olunca doğrudan doğruya ondan hayır umulması, civarda çokça bulunan muhafazakârların yanılgısıdır. Halbuki Kureyş'in en azılı müşriklerinden -icabında bizzat isim vererek- kitapta bahsedilmiş oluşu gibi Gazze üstüne dışsal projelere ortaklık da adı geçeni aklamaz. Aksine çoğu zaman laneti, telini, kınayışı muciptir. Tamamıyla Yahudi menfaati gözeten barış kurulu gibi... Elbette 'olmadığımız masa yok' avuntusu göz doldurur. O masaların ekseri kumar masası ya da idam sehpası olsa da... Kendi kitlesini domine edebilen borazancıbaşıdır!
Gazze'ye doğru ikinci kez yelken açan Sumud Filosu için Tralleisli düşünür Bilali Yıldırım şöyle söyler: "İşin bir de üzücü bir tarafı var; bu yolculuğun anlamı, manası, kavramsal olarak bulunduğu yer İsrail'in müdahale etmesinden çok ama çok daha önemliydi. Fakat yine hem ana akım medyada hem insanların ilgisi açısından İsrail'in müdahalesi daha ilgi çekiciydi." Döngüyü dışarıdan ve neredeyse denetçi gözüyle izlemeye alıştırılanlar, neyin niçin yapıldığını atlayıp bir başka mağduriyetin derdine düşer. (Yine birtakım kurgusal olaylar sebebiyle hiç olmazsa konsolosluklar yakınında toplanabilen insanlar, artık cami önlerine doğru itilir. Böylece amaca müstenit yapılabilecek eylemler muhataplardan itina ile uzaklaştırılmış olur. Bir zamanlar efrahim işiyle uğraşan delikanlıların terörize edilip mevzuyu iç mesele haline getirerek katledilmeleri, kalanlarınsa planlı programlı meşru eylemlerden koparılışı ama bunun da yarım asırdır fark edilmeyişi gibi...) Tepkiler de bu bağlamda daha lokal olana yöneliktir. Hani Gazze için yapıldığı varsayılan hayırlı işler gibi... Bir barış olduğu, ablukanın kalktığı, yardım sokulabildiği sanrısı gibi... Yine HAMAS ve Gazze halkının iradesi dışında barış kurulu oluşturup, ihya görüntüsüyle ifsad çalışmaları içinde yer alıp, güya özgürlük satmak gibi... Aynı emperyal grubun İran'la savaşında ne olur ne olmaz deyip tarafsız kalmak ya da teslimiyetçi davranmadığı için doğrudan İran'ın yanlış yaptığını beyan etmek gibi... Keza kitle seviyesine indirilmiş bir değerlendirmeyle bütün kaygının 'İran'dan sonra sıra bize gelecek' gibi söylemlere dökülüp öylece kalması gibi... Asrın içinde gerçekleşip ucu bize dokunur kaygısıyla dokuz metre on beş santim mesafesi korunan her bir mesele gibi... Bu hastalıklı bakış açısı her şeye teşmil edilebilir. Hem de bakış açısının bu hale gelişine sebep trajedya izlemek, sadece izlemek, müptelası olmak ve sonra da hastalığı gidermek için bir doktor randevusu bulamamak, hatta aramamaktır. Alışmanın sevmekten daha zor geldiğine dair şarkılara rağmen seyirci konforunu sürdürmek, anlaşılması umulanın uzağında seyreden muhatabın gafletini tahkim eder. Halbuki şer güçlerinin katlettiği yetkililer, diğerlerinden; kadınlardan, çocuklardan, halktan daha önemli değildir. (O önem sadece Kağan Çitil'in çok diplomatik dehasında yanıp söner! O kadar ki savaşın başından beri dillerinden tıpkı kendileri gibi teslimiyetçi davranmayıp yanlış yapıldığına dair beyanattan başka bir şey dökülmez.)

5