Asrın alameti

Bir zamandır. İnsanlar susar. Susmayı bildikleri için değilse de ifade etmek denen yetinin, o bir zamanlar nadirattan sayılan kabiliyetin eksikliğinden... Güdük kaldığından... Çoğu zaman anlatacak bir şey bulamadıklarından belki... Yahut dil olmadığından/dönmediğinden/kullanılamadığından... Sonra nasılsa bir ara o dil çözülür. Belki mecburiyetten, zaruretten... Hani bilineni bazen Bilal'e anlatır gibi anlatmak iktiza eder. Hani ayrıntının asıl olanı anlamsızlaştırdığı, izahın mizahı bozduğu, zırvanın tevillerle açıklandığı zamanlar... Herhalde bu maruz kalış dilin ayarlarını bozar. Konuşmayan insanlar artık susmaz, susturulamaz, durdurulamaz olur. Mütemadiyen konuşur. Bir anlama tutunmak gerekmez. Ağzı olan konuşur. Oral yoldan ishal olmuş gibilerdir. Gayrı susturmak kabil olmaz. Anlamsızlık, sürekli konuşmanın bir şey ifade etmeyişi, nihayet spikerlik gibi bir ağız kalabalığına evrilir. Artık insan sadece konuşucudur. Gördüğünü aktarır. Önce radyo sunucusu gibi, maç spikeri, sonra at yarışı... Bu kez muhataptaki yansılar insan teninden fırlayan konuşmaları düzenler. Bilal'e anlatır gibi anlatmaktan köre anlatır gibi anlatmaya dönülür. Köre anlatır gibi anlatmak... İşte bu vahimdir.

İnsan köre kendi gördüğünü, kendisinin müşahede edip onun göremediği görüntüleri anlatır. Bu serencam bir düşünce gerektirmez. Anlatılar, düşüncesizce, duygusuzca, yorumsuz ve ruhsuzca, doğrudan şekillenir. Anlatıcı tarafında aklın işlevsizleşmesi görüntüyü bulanıklaştırır. Bir yandan da köre anlatma formu, ortada bir körün yokluğu ya da muhatabın kör olmayışı dolayısıyla sadece görünenin konuşulmasına döner. Herkes gördüğünü konuştuğu için ve herkese görünen konuşulduğu için konuşmanın konusu gittikçe körleşir. Gören de görmeyen de kördür artık. Yani hemen herkes Bilal kesilir. Bu görmek eylemi için ifrattır. Gördüğü nispette körleşen bir insan türü...

Kimdir bunlar Nasıl bu hale gelirler

Asırlar boyu kitle ruhsuzluğunu ayakta tutan en önemli eylem seyircilik olur. Sürü, önüne ne konursa onu seyreder. İştahla ama kayıtsızca da... Tren yolunun geçmediği mahallerde, otoban, yol, geçit yokluğunda canlının neye baktığı merak konusudur. Karşı tepeye inip kalkan yırtıcı hayvana koyunlardan birinin dikkat kesilişi, bütün sürünün bakışını celp eder. Patlamış mısır yoktur, patates cipsi ve kola yoktur, çay kahve yoktur; dakikalarca seyredilebilen bir görüntü vardır. İnşaat hafriyatı etrafında sosyalleşen dayılar gibi... Öyle anlamsızca, hayretsizce, kaygısızca seyretmek ne güzel şeydir!

Kısa hikâye etmek gerekirse bu seyir keyfi, seyirlik malzemenin öznesi olup görünmeye döner. Dönüşüm çok kolaydır, çünkü bir iletişim unsuru olarak ellerine tutuşturulan telefonlar gittikçe akıllanır. Söz konusu sürünün telefon aygıtına bakışı, hemen herkesin malumu olduğu üzere yegâne teknolojik gelişmedir. Yani umuma göre teknoloji dendiğinde akla düşen telefon, tablet, (ilginç bir şekilde bu kategorik sıralamaya otomotiv ya da doğrudan otomobil de girer) internet ve dron gibi şeylerdir. Bu bakımdan toplumların teknoloji algılarını iletişime indirgemek mümkündür. O da iletişim denen devasa yapının binde birini kapsamaz, belki sadece at nalı kadar kısmına dairdir. Telefondan, telefon kamerasından, telif gerektirmeyen müzikten, masraf gerektirmeyen ışıktan, telefona eklenebilen mikrofondan, sırasında promptlardan ve internetten ibaret bir iletişim teknolojisi... İş alanları, savaş, uzay, sanayi ve diğer alanlarda herhangi bir teknolojik gelişme akla yatsa da ufka uygun görünmez.