İnsani aşınma

Siyaset sorun çözmekten çıkıp güç gösterisine dönüştü: peki gerçek sorunlarımızı çözmek istediğimize kim karar verecek?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazı, Türk siyasetinin dişli ve kutuplaşmış diline ve gazeteci-yorumcu aracılarının siyasetçileri merkezdeki tartışmalardan uzaklaştırarak propagandacı role geçişine eleştiri yöneltiyor. Bu durumun ekonomi, eğitim, hukuk gibi gerçek sorunları kimlik savaşlarıyla değiştirdiğini ve toplumsal kutuplaşmayı derinleştirdiğini savunuyor. Ancak yazarın iktidarı "daha kritik" konuma yerleştirmesi, her iki tarafın da sorumluluğunun eşit olduğu tezini sarsıyor mu?

Son dönemde Türkiye'de siyasetin dili ve zemini, neredeyse herkesin gözünün önünde ama kimsenin tam olarak yüzleşmek istemediği bir dönüşüm yaşıyor. Örnek olaylara girmeye gerek yok; çünkü herkesin bildiği olaylar, herkesin duyduğu sözler ve izlediği tartışmalar var. Asıl mesele tek tek örnekler değil, bu örneklerin oluşturduğu iklim.

Bugün siyaset, olması gerektiği gibi sorun çözme sanatı olmaktan çıkıp, tarafların birbirini sürekli itibarsızlaştırmaya çalıştığı bir mücadele alanına dönüşmüş durumda. Bu dönüşümde yalnızca iktidarın ya da yalnızca ana muhalefetin payı olduğunu söylemek kolaycılık olur. Daha doğrusu, bu durumun bu kadar derinleşmiş olmasının sebebi, neredeyse tüm siyasi aktörlerin ve onları destekleyen çevrelerin aynı dilin içine hapsolmuş olmasıdır.

Ana muhalefet ile iktidar arasındaki gerilim artık doğal bir demokratik rekabetin ötesine geçmiş durumda. Eleştiri yerini ithama, tartışma yerini yaftalamaya bırakıyor. Bir taraf diğerini "ihanet" ile suçlarken, öbür taraf karşı tarafı "meşruiyet dışı" ilan edebiliyor. Bu dil, seçmen tabanlarına da birebir yansıyor. Siyasetçilerin kurduğu cümleler, birkaç saat içinde sosyal medyada çoğalıyor, keskinleşiyor ve çok daha sert bir forma bürünüyor.

Ancak burada daha dikkat çekici olan bir başka boyut var: Siyasetin doğrudan siyasetçiler arasında değil, giderek artan biçimde "aracılar" üzerinden yürütülmesi. Özellikle kendisini gazeteci, yorumcu ya da kanaat önderi olarak konumlandıran isimler, adeta siyasi aktörlerin yerine geçerek tartışmanın merkezine yerleşmiş durumda.

Bu kişiler çoğu zaman gazetecilik refleksiyle değil, açık bir tarafgirlik ve militan bir dil ile konuşuyor. Eleştirmek yerine savunuyor, sorgulamak yerine saldırıyor, analiz etmek yerine slogan üretiyorlar. Daha da önemlisi, bu üslup çoğu zaman teşvik ediliyor. İktidar tarafında bu isimlerin daha görünür, daha etkili ve daha belirleyici bir rol oynadığı açıkça görülüyor. Siyasetçiler doğrudan muhatap olmak yerine, bu isimler üzerinden bir tartışma yürütmeyi tercih ediyor.

Bu durumun iki önemli sonucu var.

Birincisi, siyasetin seviyesi düşüyor. ünkü gazetecilik ile propaganda arasındaki çizgi silindikçe, kamuoyunun önüne gelen tartışmalar da içerik olarak zayıflıyor. Ekonomi konuşulması gerekirken "niyetler", eğitim konuşulması gerekirken "sadakatler", hukuk konuşulması gerekirken "aidiyetler" tartışılıyor. Gerçek sorunlar yerini kimlik savaşlarına bırakıyor.

İkincisi ise, toplumun giderek daha fazla kutuplaşması. ünkü bu dil yalnızca yukarıda kalmıyor; aşağıya da sirayet ediyor. Sıradan vatandaşlar, kendi hayatlarını doğrudan etkileyen sorunları konuşmak yerine, siyasi kampların argümanlarını savunur hale geliyor. Bir vatandaşın enflasyonla, işsizlikle, eğitimle ilgili söyleyecek sözü varken, kendini bir siyasetçinin ya da bir televizyon yorumcusunun cümlelerini tekrar ederken bulması tesadüf değil.

Bu noktada toplumun da sorumluluğunu göz ardı etmemek gerekiyor. ünkü bu dil yalnızca dayatılmıyor, aynı zamanda talep de görüyor. Sertlik alkışlanıyor, ölçülülük zayıflık olarak görülüyor. Sosyal medyada en çok etkileşim alan içeriklerin çoğu, yapıcı tartışmalar değil; karşı tarafı küçük düşüren, aşağılayan ve provoke eden paylaşımlar oluyor.

Bu da bir kısır döngü yaratıyor: Siyaset sertleştikçe toplum sertleşiyor, toplum sertleştikçe siyaset daha da sertleşiyor.

Oysa Türkiye'nin gerçek gündemi bu değil. Ekonomik dalgalanmalar, gelir adaletsizliği, eğitim sisteminin niteliği, gençlerin geleceğe dair kaygıları, hukuka olan güvenin zedelenmesi... Bunların hiçbiri, bağırarak ya da karşı tarafı susturarak çözülebilecek meseleler değil. Tam tersine, bu sorunlar ancak serinkanlılıkla, veriyle, akılla ve diyalogla ele alınabilir.

Fakat mevcut politizasyon düzeyi, bu tür bir zeminin oluşmasını engelliyor. ünkü herkesin önce karşı tarafı "yenmesi" gerekiyor; anlaması değil. Bu da siyaseti bir çözüm alanı olmaktan çıkarıp bir güç gösterisine dönüştürüyor.