Aynaya bakmayan siyaset

Türkiye'de uzun zamandır hemen herkesin üzerinde uzlaşabildiği çok az konu kaldı. Ama galiba bir konuda geniş bir mutabakat var: Memnuniyet hissi giderek azalıyor. Eğitim sisteminden şikâyet eden başka bir kesim, televizyon yayınlarının toplumsal dokuyu aşındırdığını düşünen başka bir kesim, ekonominin artık gündelik hayatı taşınamaz hâle getirdiğini söyleyen milyonlarca insan... Bunların üzerine sokak şiddeti, ferdi cinnet vakaları, çete görüntüleri, sosyal medyaya düşen dehşet görüntüleri ekleniyor.

Bir ülkenin ruh hâlini anlamak için bazen uzun akademik analizlere ihtiyaç yoktur. Akşam haber bültenlerine bakmak yeterlidir. Bir tarafta geçim derdi, diğer tarafta yozlaşma tartışmaları... Bir yanda gençlerin umutsuzluğu, öte yanda aile kurumunun çözülmesine dair kaygılar... Ve bütün bunların ortasında hâlâ iktidar partisi anketlerde ya birinci ya da ikinci parti çıkabiliyor.

İşte asıl soru burada başlıyor.

Nasıl oluyor da 24 yıllık bir iktidar, bütün bu ağır tabloya rağmen hâlâ "yeniden başlayabilme" umudunu seçmene satabiliyor

Ve daha önemlisi: Eğer bu başarıysa, bunun karşısındaki 24 yıllık muhalefetin hiçbir mesuliyeti yok mu

Türkiye'de siyaset uzun zamandır tuhaf bir kolaycılığın içine sıkıştı. İktidarın her başarısı "devlet gücü", her seçim sonucu "manipülasyon", her toplumsal eğilim "cahil seçmen" açıklamasıyla geçiştiriliyor. Böyle olunca muhalefet kendi muhasebesini yapma ihtiyacı da hissetmiyor. ünkü sürekli olarak kaybedilen seçimlerin sorumlusu hep başka bir yerde aranıyor.

Oysa siyaset biraz da sonuç işidir.

24 yıldır aynı iktidar karşısında seçim kaybeden bir muhalefetin, artık sadece iktidarı değil kendisini de sorgulaması gerekmez mi

Muhalefet uzun yıllardır topluma bir gelecek tahayyülü sunmak yerine daha çok "iktidar karşıtlığı" üzerinden siyaset üretiyor. Bu ise bir süre sonra seçmende garip bir duygu oluşturuyor: "Tamam, mevcut durum kötü olabilir ama yerine ne gelecek" sorusu cevapsız kalıyor.

İktidar tam da bu boşlukta nefes alıyor.

ünkü iktidarın en büyük siyasi avantajı artık başarı hikâyesi anlatabilmesi değil; karşısındaki alternatife dair güvensizlik oluşturabilmesi.

Bugün sokakta birçok insan ekonomik sıkıntılardan şikâyet ediyor ama aynı insanlara seçim sorulduğunda bir kısmı yine dönüp mevcut iktidara yöneliyor. Bunun sebebi yalnızca sadakat değil. Bir bölümü gerçekten alternatif göremiyor. Daha doğrusu alternatifin ülkeyi daha iyi yöneteceğine inanmıyor.

Muhalefet ise bu noktada seçmeni suçlamayı tercih ediyor.

"Nasıl hâlâ oy veriyorlar" cümlesi, son yılların en yaygın politik reflekslerinden biri hâline geldi. Oysa seçmeni küçümseyerek seçim kazanılabilseydi, Türkiye'de iktidar çoktan değişmiş olurdu.

Seçmen bazen öfkeyle değil korkuyla oy verir. Bazen heyecanla değil alışkanlıkla hareket eder. Bazen değişim istemesine rağmen belirsizlikten ürker. Siyasetin görevi de tam burada başlar zaten: Güven vermek.

Muhalefetin uzun yıllardır en büyük problemi tam da bu güven meselesi oldu.

Bir gün milliyetçi, ertesi gün tamamen zıt bir çizgide görünen söylemler... Birbirine yıllarca en ağır ithamları yönelten siyasi aktörlerin birkaç ay sonra aynı masaya oturması... İlkesel tartışmalar yerine yalnızca "Erdoğan karşıtlığı" etrafında şekillenen ittifaklar...

Bütün bunlar seçmenin zihninde güçlü bir alternatif hissi oluşturmuyor. Tam tersine, "Bunlar yalnızca kazanmak için bir aradalar" düşüncesini büyütüyor.

İktidar ise tam bu noktada kendi başarısızlıklarını bile yeniden paketlemeyi başarıyor.

Ekonomi kötü mü "Dış saldırılar var."

Eğitim sistemi mi tartışılıyor "Daha iyisini yapmak için mücadele ediyoruz."

Toplumsal yozlaşma mı eleştiriliyor "Biz de bundan rahatsızız."

Yani iktidar, ortaya çıkan her sorunun hem faili hem de çözüm arayanı gibi davranabiliyor. Daha ilginci, toplumun önemli bir bölümü de buna inanabiliyor. ünkü karşı tarafta daha ikna edici bir hikâye göremiyor.

Belki de Türkiye siyasetinin en ironik tarafı burada yatıyor.