ABD ile İsrail'in İran'a karşı başlattığı vahşi saldırı Türkiye'de istisnasız her kesimin tepkisini, öfkesini, nefretini çekmiş görünüyor. Üstelik bunlar arasında komşu ülkenin yönetim şeklini beğenenler çok küçük bir azınlık olsa gerek.
Bölgedeki Arap ülkelerinde ve hatta İran toplumunun kendi içinde benzerini göremediğimiz bu tablo üzerinde düşünmekte fayda var.
Öncelikle devlet-millet ayrımı yapmayan bir anlayış çerçevesinde hadiseye "empatik" bir yaklaşım geliştiriyoruz ve egemen bir ülkenin uğradığı saldırıya öfke duyuyoruz. Türk toplumunu komşularından ayırt eden siyasi bilinç seviyesinin ifadesi bu.
Diğer taraftan, biz kendi aramızdaki çekişmelerde çoğu zaman hak ve adalet duygularını maalesef bir kenara bıraksak bile dışarıdan baktığımız zaman gördüğümüz haksızlıklara destek çıkmıyoruz. Bu bizim milletin sahip olduğu farklı bir meziyet. Haksız, hukuksuz, adaletsiz bir saldırı altındaki komşu ülkeye ilişkin duruşumuz buradan kaynaklanıyor.
Bu tablodaki tek istisna bazı dini grupların ve cemaatlerin İran karşıtı tutumları…
Bunlardan birinde Tahran rejiminin Suriye iç savaşında karşı cephede yer almış olmasının doğurduğu dinmeyen öfke var, diğerinde ise düpedüz mezhepçi reflekslerin meydana getirdiği bir düşmanlık…
Ne olursa olsun, bu ülkede pek de dindar sayılmayan kesimler Müslüman bir ülkeye yönelik saldırıya şiddetle karşı çıkarken dindarlıklarıyla öne çıkanların karşı cephede yer alması herhalde din anlayışımızın da problemlerini yansıtan bir tuhaflık.
İran'ın yönetim şekline de politik tercihlerine de itirazımız olabilir -olmaması da imkansız zaten- ama bu ülkenin maruz kaldığı emperyalist saldırı üzerinden bir mezhep tartışmasının başlatılıp her şeye rağmen ısrarla sürdürülmekte oluşu her bakımdan tehlike işareti… Bu işle iştigal eden zümrelerin sayıca azlığına mukabil medya görünürlüklerinin yüksekliği problemin vahametini artırıyor.
Toplumda dinin farklı yorumlarına dayalı ayrışmaların önünün açılması öncelikle mili bünyenin bütünlüğünü zedelemeye yönelik ciddi bir tehdit. Bu hususta iktidar kademelerinden verilen uyarı mesajları doğru ve isabetli olmuştur ama bu uyarıların ne kadar etkili olduğu belirsizdir. Çünkü mesele bir zihniyet meselesidir. Önemli olan da bahse konu zihniyetin hangi kademelerden himaye veya hiç değilse tolerans gördüğüdür.
Bu bağlamda tartışılan mezhepçilik konusunun aslında iki ayrı alandaki iki önemli problemi su yüzüne çıkardığını görmek gerekir.
İlki ahlaki alan: Zulme ve haksızlığa uğrayan bir topluluğun yanında durabilmek için söz konusu topluluğun inancını dikkate almak bir ahlak probleminin göstergesi.
İran rejiminin teokratik karakteri dolayısıyla bu ülkenin maruz kaldığı haksız saldırıya aldırış etmemek kadar, oradaki insanların farklı bir mezhebe mensup olması sebebiyle böyle bir konuda en azından tepkisizliği seçmek de ahlak problemi.
İkinci problem ise marazi bir zeminde gelişen Şia karşıtlığı çerçevesinde Sünni kimliğin dönüşümüyle ilgili…
Türkiye'de bugün müfrit bir "İran düşmanlığı" şeklinde tezahür eden "Sünni asabiyesi" esas itibarıyla nevzuhur bir problem. Çünkü bu toprakların Sünnilik anlayışı Arap coğrafyasında olduğu gibi Şia karşıtlığıyla ifade edilebilecek bir sosyokültürel olgu değil. Söz gelimi bu ülkede hiçbir Sünni çocuğuna Süfyan, Mervan veya Yezid adını koymaz. Bu ülkedeki Sünnilerin Ehl-i Beyt sevgisi Şiilerin Hz. Fatma soyuna bağlılığından daha zayıf bir sevgi değildir. Türk topluluklarının İslamlaşma tarihinin özgünlüğüne dayalı kökleri olan bu anlayışa belki "Türk Sünniliği" demek mümkün.
Türkiye'de bugün Alevi-Sünni gerilimi çoğunlukla lokal düzeyde de olsa zaman zaman su yüzüne çıkan ciddi bir problem ama Türk Sünniliği tarihte Alevi karşıtlığı üzerinden şekillenmiş olan bir yapı değil.
Osmanlı-Safevi mücadelesi çerçevesinde İran'ın Kızılbaş Türkmen gruplarıyla ittifakına karşı pratik bir araç olmak üzere devreye sokulan Sünnilik politikası da hiçbir zaman Türk Sünniliğinin tanımlayıcısı olmamıştır. Unutmayalım ki Yeniçeri ocağının resmi tarikatı Bektaşiliktir.
Arap Sünniliğinde ise Şii karşıtlığının başat bir unsur olmasının sebebi İslam tarihinin çok erken bir devrinde baş gösteren siyasi rekabetin kısa sürede dinî kimlikler şekline bürünmüş olmasıdır.

5