Türkiye'yi 23 yıldan beri yöneten bir iktidar var zahirde... Ama tıpkı asırlar boyunca sürekli bir o parçası bir bu parçası değiştirilen "Theseus'un gemisi" gibi orijinal halini büyük ölçüde kaybetmiş bir yapı bu da.
Bugünkü iktidarın ilk on yılıyla son on yılı arasındaki "süreksizliği" çok konuştuk. Özet itibarıyla söylenebilecek şey kitlesel desteği devam etse de aldığı oy artık "icraatı için verilmeyen" bir iktidarın mevcudiyeti... İcraat derken neyi kastettiğimizi açıklamaya gerek yok herhalde. Ekonominin nasıl yönetildiği ortada. Eğitimde, sağlıkta, tarımda ve maalesef neredeyse bütün alanlarda "geriye gidiş" çoktandır herkes tarafından görülebiliyor.
İşte bu yüzden, AK Parti öncelikle kimlik hassasiyetlerimize ve duygu dünyamıza hitap etmeyi tercih ediyor. Bu çerçevede siyasi savunmasını da epey zamandır "dış politika hattında" kuruyor. Milli hassasiyetlere doğrudan dokunabilme imkanı bulduğu alanda... Aynı zamanda muhalefetin de orijinal bir mesajının, dikkat çeken bir önerisinin, halkın "satın alabileceği" bir hikayesinin olmadığı görülen alanda...
Bu alanda iktidarın doğrudan bilinç altımıza ulaşan dış politika diskuru, "yerli savunma sanayii mitolojisi" ile beraber en büyük "seçim güvencesi". Dış politikanın gerçekleri değil, ihtiyaca göre kurgulanmış bir dış politika anlatısı söz konusu elbette. İnsanların doğrudan deneyimleme imkanının olmadığı fiktif bir evren... Ama iyi kurgulanmış bir evren, milletin hassasiyetlerine cevap veren bir anlatı...
Çünkü Türk toplumu, "atlarımızın nallarının üç kıtayı çiğnediği asırlarda" olduğu gibi, yeniden saygı duyulan ve çekinilen bir ülke olmamızı istiyor. Özellikle yakın tarihte yaşadığımız travmaların şekillendirdiği psikolojimiz bu. Bu psikolojiye hitap edebilenler gönlümüzü kazanabiliyorlar.
Son on yılının övünme konuları ilk on yılının icraatından ibaret kalmış olan bir siyasi iktidar için aramakla bulunmayacak bir imkan kapısı bu. Unutmayalım ki geçmişte Avrupa Birliği ile üyelik müzakerelerinin başlatılması, bir seçim öncesinde Hollanda ile başlatılan ağız dalaşı kadar heyecanlandırmadı kitleyi.
Dış politikada, hiç değilse gücümüzün yettiklerine karşı, dilimizi giderek sertleştirmemiz bir anlamda arz-talep meselesi yani. Ancak madeni de işlemek lazım tabii, altın veya gümüş kendi kendine çıkmıyor yerin üstüne.
Şunu da unutmamak lazım: Her siyasi iddia büyük bir "hikaye"ye dayanmak durumunda. Bu anlamda çok güçlü ve etkili bir "dış politika ve savunma hikayesi" var bugünkü iktidar cephesinin. Güçlü ve etkili, çünkü eski bir "büyük hikaye"nin iskeletine giydirilmiş yeni ve işlevsel bir hikaye bu.
Dışımızdaki düşmanlardan ziyade içimizdeki gafiller ve hainler yüzünden düşmüş olduğumuz zillet durumundan kurtulma mücadelesinin hikayesi... Geçmişte ulu hakan Abdülhamit Han, Menderes, Özal -yerine göre bazen Erbakan- gibi liderlerin vermiş olduğu bu mücadelenin bayrağını bugün AK Parti taşıyor.
Bu inançtaki AK Parti'nin çekirdek seçmeni iktidara CHP'nin gelmesi durumunda bağımsızlığımızı kaybedeceğimize, Batı emperyalizminin ve İsrail'in dümen suyuna gireceğimize de inanıyor. Ana muhalefetin milli hassasiyetlerinin zayıf olduğuna dair eskiden beri sürdürülen suçlamalar milliyetçi-muhafazakar kesimde artık yerleşik bir inanca dönüşmüş durumda zaten. ("Ulusalcılık" CHP'nin bu derdine derman olmadı, olamıyor. Sebebi ayrı bir tartışma konusu...)
Bunun yanı sıra, "dünyayı dize getirme" hikayesinin hitap ettiği ve yönlendirdiği çekirdek kitleye ilaveten "daha elle tutulur bir hikaye isteyen" kesimlere de güncel ve teknik başarı örnekleri işaret ediliyor. Hükümetin, söz gelimi Rusya-Ukrayna savaşında her iki tarafa da aynı mesafede durması "çok yönlü dış politika"

4