CUMARTESİ YAZILARI
İnsan kendisini anlamaya çabalayan tek canlı mı, bunu kesin olarak söylememiz mümkün değil. Ama ne olursa olsun kendimizi anlama çabamızın bir yandan şaşırtıcı, öbür yandan heyecan verici olduğu muhakkak. Söz gelimi beynimizi anlamak için beynimizi kullanmak durumunda olmamız ilginç. Yine beynimizi -veya zihnimizi/aklımızı- kullanarak mesela varoluşumuzu aslında var olmadığımız faraziyesi yardımıyla açıklayabilmemiz heyecan verici. (Bu ikincisini Descartes yapmıştı.)
Aslında insanın "neyi bilebileceği" sorusu felsefe tarihinin en eski tartışma konularından biri. Sofistler ve septikler doğru bilgiye ulaşılamayacağını, yani neyin doğru olduğunu hiçbir şekilde bilemeyeceğimizi düşünüyorlardı.
Sokrates (ve Platon) ise doğuştan sahip olduğumuz bilgiyi akıl yoluyla ortaya çıkarabileceğimizi savunmuştu. Platon idealar dünyasındaki bilgilerin kesin, görüntüler dünyasındaki bilgilerin ise güvenilmez olduğunu ileri sürmüştü. Yani fenomenal dünyayı olduğu gibi görüp bilmemiz mümkün değildi.
Metafizik'inin ilk cümlesinde "Bütün insanlar doğal olarak bilmek isterler" diyen Aristoteles'e göre hem varlığın özünü hem tabiatın işleyişini hem de günlük hayatta doğru davranışın ne olduğunu akıl ve mantık yoluyla öğrenebiliriz. Aynı şekilde Farabi, İbn Sina, İbn Rüşd gibi Aristocu (Meşşai) İslam filozofları akıl yoluyla -Tanrı ve ruh da dahil olmak üzere- her şeyin bilinebileceği fikrindeydi.
Modern döneme gelirsek... "İnsan neyi bilebilir" sorusu Kant ile Wittgenstein'ın -yaklaşık iki yüzyıl arayla- ortak çıkış noktasıdır. Bu soruya cevap verebilmek için Kant aklın sınırlarını, Wittgenstein ise dilin sınırlarını tespit etmek gerektiği düşüncesinden yola çıkarak kendi felsefe sistemleri içinde birer özgün açıklama modeli geliştirmişlerdir.
Kant'ın getirdiği temel sınır insan zihninde doğuştan yer aldığını ileri sürdüğü kategoriler, yani bir çeşit filtrelerdir. Biz dış dünyayı "kendinde olduğu gibi" (numen) değil, sadece bu filtrelerden geçerek zihnimizde şekillenen haliyle (fenomen) biliriz.
Kant'ın sisteminde duyularımızla algılayıp zihnimizde yeniden inşa ettiğimiz gerçeklik olan fenomen ile duyularla algılanan dünyanın dışında "kendinde olan şey" statüsündeki numen iki ayrı gerçeklik alanıdır. Ancak ikincisi insan zihni için bir bilgi nesnesi değildir. Çünkü saf aklın sınırlarının dışındaki bir alandır.
Saf Aklın Kritiği yazarının vardığı sonuç "fenomeni bilebiliriz, numeni bilemeyiz" şeklindeyken, ondan yaklaşık iki yüzyıl sonra Wittgenstein benzer şekilde ama daha kapalı ifadelerle "Dilimizin sınırları dünyanın sınırlarıdır. Dünya ise olguların toplamıdır. Demek ki biz yalnızca olguları dile getirebiliriz" görüşünden hareketle, "hakkında (olgusal olarak) konuşulamayanı dile getiremeyiz" sonucuna varmıştır.
Aslında her iki filozofun da benzer amaçla iki tür bilgiyi birbirinden ayrı tutma çabası içinde oldukları görülüyor. Kant teorik akla sınır çizgisi çekmek, Wittgenstein da dilin sınırlarını belirlemek istiyordu. Buna isterseniz (David Pears'in Tractatus için kullandığı ifadeyle) "metafiziği koruma altına almak" da diyebiliriz. Kant belki de bu amaca işaretle "İnanca yer açmak için bilgiyi sınırlandırmak zorunda kaldım" derken, Wittgenstein ise "Hakkında konuşulamayan konusunda susmalı" diyerek aynı şeyi yapmıştır.
Peki, Kant'ın saf akılla kanıtlanamaz dediği bilinç ve özgür irade, olgusal olarak "hakkında konuşulabilir" konular/alanlar mı
Günümüzde bu problem teknolojik ve bilimsel birtakım gelişmeler dolayısıyla yeniden tartışmaya açıldı. Özellikle kimi nörobilimciler bilincin de özgür iradenin de artık biyolojik süreçlerle açıklanabilir olduğunu ileri sürüyorlar. Tıpkı 18. yüzyılın özgüven atmosferi içinde "Bilimin açıklayamayacağı problem yoktur" diyen aydınlar zümresi gibi...
Demek ki konunun bir boyutu inanç... Nobelli bilginimiz Daron Acemoğlu, geçen hafta İstanbul'da Koç Üniversitesi mezuniyet töreninde yaptığı konuşmanın bir yerinde şunu söylüyordu: "Alan Turing 1950'lerde bir tez öne sürdü. İnsan beyni bilgisayarla özdeştir. Bilgisayarlar her şeyde insandan iyi olacak. Bu inanç bugün Silikon Vadisi'nin kurucu dogması. Yüzlerce şirket milyarlarca dolar kaybediyor. Kâr eden yok. Ama inanç bozulmadı."
Mamafih, neye inanırsak inanalım, insan bilgisinin sınırları meselesinin yanında artık "makine bilebilir mi", "bilgi ile veri arasındaki fark nedir" gibi sorulara da cevap vermek gerekiyor. Bu yeni soruların kolayca cevaplanabilmesinin önündeki engeller ise bilinç ve özgür irade konularında hâlâ süren belirsizlik.
Açıkçası, bilincin ne olup ne olmadığı, nasıl tanımlanması gerektiği konusunda günümüzdeki bilim insanlarının da filozofların da çoğunluğunun kesin bir görüşü yok gibi görünüyor. Özgür irade için de aynı durum geçerli. Dolayısıyla çoğunluk buraları hiç değilse şimdilik gizem alanı olarak kabul etme eğiliminde. Demek ki bir bakıma bilimin de felsefenin de sınırları Kant'ın çizdiği yerde duruyor hâlâ.
Buna karşı kimileri ise -Gordion usulü bir çözüm olarak- bilinç diye bir şeyin olmadığını ileri sürüyorlar. En fazla, bilincimizi beynimizin, yani biyolojik yapımızın fonksiyonlarından ibaret kabul ediyorlar.
Oysa insanda benlik duygusu, öznellik, iç deneyim, çok çeşitli duygular, inançlar, düşünceler, iyilik ve güzellik anlayışı, ahlak ilkeleri vs. var. Bunların mekanik bir biçimde açıklanması ve yalnızca duyuların birtakım ürünleri olarak görülmesi pek ikna edici gelmiyor çoğu kişiye.
Son zamanlarda yapay zeka konusunda süren tartışmalar dolayısıyla "Peki, yapay bilinç de mümkün mü" sorusu yeniden gündeme geldi. Bir anlamda insan beyninin ve zihninin taklidi olarak üretilmiş olan bilgisayarların veya robotların bilinci de olabilir mi
Bu soru kritik bir soru. Çünkü insandaki bilincin ve özgür iradenin birer illüzyondan ibaret olup olmadığının cevabı burada yatıyor olabilir.
Dil felsefesi ve zihin felsefesi alanlarının önemli isimlerinden John Searle 1980'de ortaya attığı -ve hâlâ tartışılan- "Çince Odası Argümanı" ile bilgisayar sisteminin bir sözdizimi sistemi olduğunu ve asla gerçek bir

12