Son zamanlarda sık sık "Devlet hukuk demektir. Hukuk yoksa devlet yoktur" diye hatırlatmada bulunuyoruz. Çünkü bu hatırlatmayı yapmamızı gerektiren çok fazla gelişme yaşanıyor maalesef. Ana muhalefet partisinin yönetimini mahkeme marifetiyle değiştirmek bunların en yeni örneği.
"Hukuk" Arapçada hak kelimesinin çoğulu, yani haklar demek oluyor. Öyleyse esas olarak insanların haklarının korunmasından veya güvence altına alınmasından söz ediyoruz, hukuk dediğimizde.
Tarihçilerin fikrine göre devlet kurumuyla beraber doğmuş, hukuk kurumu. Yani daha önce gelenek veya teamül olarak uygulanan ahlaki kurallar ile dini tabular merkezi bir siyasi otoritenin adaleti ve güvenliği sağlama vaadiyle ortaya çıkmasından sonra toplumsal kurallara (yasaya) dönüşmüş.
Demek ki devletin meşruiyeti de hukukla sınırlı. Taahhüdünün gereği olarak adaleti ve güvenliği sağlayamazsa -başka bir ifadeyle, uyruklarının haklarını koruyamazsa- meşruiyetini kaybetmiş oluyor.
Hobbes başta olmak üzere bir kısım düşünürler devletin ortaya çıkışını insanların hukuk güvencesine duydukları ihtiyaca bağlıyor.
Devletin -yani hukuk düzeninin- olmadığı çağlarda, diyor Hobbes, insanlar yalnız, fakir, mutsuz ve kısa bir hayat yaşıyorlardı. Herkes bir diğerinden gelebilecek saldırının korkusu içindeydi. Çünkü tek tek herkesin güvenliğini garanti edecek bir mekanizma yoktu. Ben komşuma zarar vermeyi düşünmeyebilirim ama komşumun benim için böylesi planları varsa ve bunu engelleyebilecek yasalar ve polis gücü mevcut değilse nasıl güven içinde olabilirim, işime gücüme yoğunlaşabilirim
Herkesin eşit ve özgür olduğu bu dönemde insanlar -paradoksal biçimde- tam da bu yüzden korku içinde yaşamakta oldukları için aralarında bir sözleşme yaparak devleti tesis ettiler Hobbes'a göre. Yani özgürlüklerini verip karşılığında güvenlik aldılar. İnsanların can güvenliği olunca da üretim, ticaret, sanat, bilim gelişebildi.
Demek ki devlet hukuk için var. Locke, Rousseau, Durkheim gibi düşünürlerin görüşleri de bu yöndedir. Buna karşılık, siyasi düzenin temeline mutlak gücü koyan Machiavelli'ye göre ise hukuk devlet için vardır. Schmitt'e göre de siyasi örgütlenmenin temelinde bireysel haklar değil egemen gücün kararlılığı yer alır. Ancak siyaset felsefecilerinin çoğunluğu "devlet hukuku korumak için oluşturulmuştur" görüşündedir.
Gerçi eski çağlarda siyasi otoritenin "topluma adalet borcu" bugün devletten beklenen işlevi tam karşılamıyordu ama hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı gibi kavramlar modern zamanlarda birden bire ortaya çıkmadı.
Roma'da olsun Osmanlılarda olsun, yargı kurumu fiilen yarı bağımsızdı diyebiliriz. Hükümdar karşısında bağımsız değildi tabii ama diğer kurumlara karşı bağımsızdı. Söz gelimi Osmanlılarda yargı görevinin ilmiye sınıfının inhisarında olması sivil ve askeri bürokrasinin müdahalesinden koruyordu bu kurumu.
Osmanlı yargı düzeninin hemen hemen 18. yüzyıl sonlarına kadar iyi kötü işlevini yerine getirdiğini görüyoruz. Klasik dönemde ortaya çıkan belli problemlerin ise doğrudan saltanat makamının müdahalesiyle çözüldüğünü kayıtlar gösteriyor. Bu işleyiş modernite öncesi devirler için normaldir. Anakronik değerlendirmelere gerek yok.
Büyük tarihçimiz Halil İnalcık bu bakımdan Osmanlı devlet idaresini "keyfi bir patrimonial sistem" olarak tanımlayan büyük sosyolog Max Weber'e şiddetle itiraz eder.
Osmanlı hukuk düzeninin giderek çürümesi ve işlevini yerine getiremez hale gelmesi, devletin diğer organlarının yaşadığı dejenerasyondan bağımsız bir hadise değil.
Tanzimat'la başlayan modernleşme sürecinde siyasi iktidarın hukukla sınırlandırılması ve bireyin devlete karşı korunması amaçları doğrultusunda düzenlemeler yapıldı.
Bu dönemde hazırlanan Mecelle ise İslam hukukunun içinden sistematik/modern bir medeni kanun çıkarma girişimiydi.
Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde Türk hukuk sisteminin modernleştirilmesi yolunda atılan adımlarla öncelikle "hukukun üstünlüğü" fikri anayasal zemine taşındı. Merkezi bir yargı sistemi oluşturuldu.

15