Ülkenin ana muhalefet partisinin genel başkanı mahkeme kararıyla değiştirildi geçen hafta. Geldiğimiz yer itibarıyla artık bunun daha ötesi tasavvur edilemez herhalde.
Ne var ki Bilgi Üniversitesi'nin kapatılıp açılması olayı da en az "Butlan" kadar vahim bir gösterge. Çünkü bu olay mevcut sistemin işlevselliğini, yönetme performansını, sorun çözme kabiliyetini bütün çıplaklığıyla ortaya koydu!
Halihazırda uygulanan Başkanlık sistemi "hotkutür" (haute couture) tarzda, yani "kişiye özel" olarak hazırlanmış bir model olduğu için işlevselliğinin, yönetme performansının, sorun çözme kabiliyetinin olup olmadığına bakılmamıştı zaten.
Gelgelelim bu model -doğası gereği- bir yandan iktidarı kişiselleştirdiği, öbür yandan ise kuvvetler ayrılığı prensibine fiilen son verip meclisi de işlevsiz hale getirdiği için kurumsal yeterliğini kaybetmiş bir idare yapısı ortaya çıktı. Bunun sonucu olarak da bugünkü karanlık tablo.
Bu tabloda kur, faiz, enflasyon, işsizlik, sınai üretim, dış ticaret rakamları gibi ekonomik eğriler bir yanda...
Güven, yönetişim, eğitim kalitesi gibi alanlardan yolsuzluklara, şiddete, uyuşturucuya kadar yakıcı ve yıkıcı toplumsal problemler öbür yanda...
Bunların hepsi birden aynı dönemde kontrolden çıktı. Aynı dönemde hepsi birden kendilerini daha kötüye doğru götürecek olan yolculuklarına başladı.
Bütün uluslararası indekslerde, grafiklerde, listelerde söz konusu aşağıya gidişin ilk olarak hep 2014 itibarıyla baş gösterdiğini görüyoruz. Otokrasiye yönelimin aslında yeni yeni su yüzüne çıkmaya başladığı sıralarda. Başkanlık rejimine geçilmesinden önceki "ara süreç" olan "partili cumhurbaşkanlığı" döneminde.
Daha önce eşitler arasında birinci durumunda olan, genel başkanın "reis" haline geldiği aşamada.
Tesadüften ibaret olabilir mi acaba bu kesişme
2017'de resmen, 2018'de fiilen başlayan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi döneminde ise grafiklerdeki ok işaretlerinin dümdüz aşağıya doğru gittiği bütün açıklığıyla görülüyor.
Bu dönemde karar süreçlerinin aşırı kişiselleşmesi, kurumsal hafızanın zayıflaması, bürokrasiye inisiyatif bırakılmaması netice itibarıyla devlet işlerinde uzun vadeli plan yapmayı zorlaştırdı.
Uzun vadeli politikalar bir yana, gündelik işleyişte bile çözümsüzlükler çıktı karşımıza. Söz gelimi 6 Şubat deprem felaketinde yaşanan koordinasyon aksaklıkları, müdahalenin gecikmesi, kurumlar arası iletişimsizlik gibi sorunlar iyi çalışan propaganda aygıtı yardımıyla örtüldü. Ne var ki bütün bu sıkıntıların arkasında aşırı merkeziyetçi yönetim mekanizmasının olduğu ortadaydı.
Kimi yerel yetkililerin merkezden talimat gelmesini bekledikleri için harekete geçmekte geç kaldıkları söyleniyordu ama ülkede halka hesap verme alışkanlığı olmadığından gecikmenin sebebi açıklanmadı. Onun yerine, önlem olarak, hamasetin dozu arttırıldı.
Pandemi sürecinde yaşadıklarımız da bundan farklı değildi. Özellikle kriz dönemlerinde devlet mekanizmasının kontrol edilemediğini fark ettik.
Kurumsal reflekslere izin vermeyen yeni mekanizma dar bir merkezde alınan kararların uygulanmasını esas alıyordu.
Kurumların etkisizleştirilip devreden çıkartılmasının en canlı örneklerini ekonomi yönetiminde gözlemledik. Kamu bankalarına bakkal dükkanı muamelesi yapıldı. Varlık Fonu, nedense, Sayıştay denetimi dışında tutuldu. TÜİK güven vermez bir kuruma dönüştürüldü. Merkez Bankası'nın özerkliği fiilen ortadan kalktı. Gece yarısı kararnameleriyle başkanlar görevden alındı, "çünkü laf dinlemiyor adam" gerekçesiyle.
Halkın önüne getirildiğinde "Daha hızlı karar alınabilecek" diye övülen yeni model maalesef "daha doğru" karar almayı temin edemedi.
Haddizatında "iktidar alanını genişletebildiği kadar genişletmek" dışında amaç taşımayan bir siyaset anlayışına "daha iyi yönetim arayışı" yakıştırmak fazlasıyla naiflik olurdu. İşte bu naifliği yaptı bu toplumun yüzde 52'si.

13