Yazar, Trump yönetiminin Türkiye'yi başkanlık sistemi ve merkezi yönetim modeli için övmesinin şüpheli olduğunu ileri sürmektedir. 2013'ten sonra liyakat yerine sadakat temeline geçilen, ekonomik ve jeopolitik etkinliğini kaybeden bir iktidarın ABD tarafından övülmesinin, iç sorunlarımızı gözümüzde küçültüp dış onay arayışımıza işaret ettiğini savunmaktadır. Ancak başarısızlığın sistemden ziyade yönetim zihniyetinden kaynaklandığını iddia eden yazarın perspektifi, 'başkanlık sistemi' midir yoksa 'uygulanışı' mı sorunlu olduğu sorusunu cevapsız bırakıyor?
Trump ve adamları son zamanlarda bizi -ve bizim gibi ülkeleri- sürekli övüyorlar. Doğal olarak da en fazla iktidar sahiplerine yöneltiyorlar övgülerini. Son olarak, ABD Türkiye Büyükelçisi Barrack'ın tuhaf sözleri gündeme geldi. "Bu coğrafyada insanlar bir tek güçten anlıyor. Onun için burası için en uygun yönetim modeli güçlü liderlik rejimleridir" şeklindeki açıklaması tepki çeken Büyükelçi, Fox News'a verdiği mülakatta bu sefer kendisini şöyle savundu:
"Arap Baharı sonrası Batı tipi demokrasiyi hızla benimsemeye çalışan ülkelerin çoğu kaosa, iç savaşa veya yeni otoriterlik biçimlerine sürüklendi. Buna karşılık Körfez monarşileri gibi istikrarlı ve sonuç odaklı yönetimler güvenlik, ekonomik büyüme, modernleşme ve yaşam standartlarında gerçek iyileşmeler sağladı. İsrail bölgede canlı bir demokrasi olarak dikkat çeken bir istisnadır."
Büyükelçi, bu coğrafyada "fazla demokrasinin" başarı şansının olmadığı görüşünü savunma ve temellendirme sadedinde Körfez monarşileri dışında Türkiye'yi de örnek olarak gösteriyor: "Türkiye başkanlık sistemi ve düzenli çok partili seçimlerle, Başkan Erdoğan liderliğinde güçlü merkezi yönetimin istikrar, ekonomik dinamizm ve iddialı bölgesel etki sağlayabildiğini gösteriyor." (Çevirinin kaynağı: serbestiyet.com)
Anlaşıldığına göre, yeni bir "model olarak gösterilme" sınavına sokmak istiyorlar bizi. Övgülerin dozu bu kadar yüksek olunca insan ister istemez "Bayram değil seyran değil, bu işin arkasında ne var acaba" diye düşünüyor. Övgülerin dozu o kadar yüksek ki The Wall Street Journal bile Trump'ın elçisini "Fazla Türkiye yanlısı" diye eleştirdi.
Şimdiki büyükelçinin seleflerinden farklı bir dil kullandığı muhakkak ama kendisini "Türkiye yanlısı" olarak tarif etmek için fazladan gerekçelere ihtiyaç olduğu muhakkak.
Diğer yandan, "Türkiye'nin çıkarlarını ABD'nin çıkarlarının önünde tutan bir büyükelçi" tanımlamasını kim ne kadar ciddiye alabilir Eşyanın tabiatına aykırı bir saçmalık olur bu.
Bir büyükelçinin "özel yetkili" de olsa kendi başına politika belirleyebileceği de düşünülemez. Olsa olsa kendi hükümetinin genel yaklaşımı doğrultusunda birtakım hamleler yapmaya çalıştığı söylenebilir. ABD hükümetinin ise kendi çıkarlarına neyin daha uygun olduğunu değerlendirerek bölgedeki rejimlerin karakterinin muhafazasında fayda olduğu kanaatine varmış olduğu anlaşılıyor.
Buna karşılık, "ABD hükümeti bile bizi övüyor, değerimizi kabul ediyor" diye sevinç mi duymalıyız, yoksa özellikle son dönemde yaşanan ciddi aksaklıkların sebebini kendi içimizde arayarak kendi sorunlarımıza kendimiz çözüm bulmaya mı çalışmalıyız
Mesela, ABD Büyükelçisinin "Başkanlık sisteminin Türkiye'ye istikrar, ekonomik dinamizm ve iddialı bölgesel etki sağladığı" iddiasına sarılmak dertlerimize derman olabilir mi
Şöyle düşünelim: Başkanlık sistemine resmen 2018'de geçtik ama merkeziyetçiliğe yöneliş ve kurumların etkisizleştirilmesi süreci daha önce başladı. AK Parti iktidarlarının kabaca ikinci on yılıyla birlikte yeni bir yönetim modeli inşa edildi. 2013'te yaşanan Gezi Parkı eylemleri vesilesiyle önemli bir siyasi kırılma gerçekleşti ve hem ülke yönetiminde hem de partide liyakatin yerini sadakatin aldığı döneme girildi.
Peki, ülke olarak o siyasi kırılmadan önce "istikrar, ekonomik dinamizm ve iddialı bölgesel etki" alanlarında ne durumdaydık, sonraki süreçte nasıl bir duruma geldik

7