90'ların başında Sovyetler Birliği'nin dağılması ve Demir Perde'nin yıkılması Batı'nın nihai zaferi olarak yorumlanmıştı. Fukuyama ise bununla kalmayıp adeta dünya üzerinde bin yıl sürecek bir liberal demokrasi düzeninin başladığı müjdesini de vermişti.
Hegel'in, tarihi "Dünya Ruhu'nun ve evrensel aklın belirli bir hedefe doğru yürüyüşü" diye tarif eden görüşünü ve Hegel yorumcusu Kojeve'in geliştirdiği "tarihin sonu" anlayışını kalkış noktası yapan Japon kökenli Amerikalı siyaset bilimciye göre, insanlık tarihinin ideolojik evrimi artık tamamlanmış, yönetim sistemi ve ekonomi modeli olarak liberal demokrasinin alternatifi kalmamıştı.
Birçok düşünür ve sosyal bilimci bunu erken ilan edilmiş bir zafer olarak gördüyse de asıl problem bu değildi. Asıl problem o dönemde zaten alarm vermeye başlamış olan bir krizin görmezden gelinmesiydi.
Fukuyama haklıydı: Sosyalizm sahneden çekilirken başka bir alternatif ortada görünmüyordu. Bugün de totaliter popülizmler liberal demokrasinin alternatifi sayılamaz. Ne var ki kendi vaatlerini ve iddiasını unutan bir liberalizm kendi kendine tehdit oluşturabilir.
Fukuyama yanılıyordu: Tarihin sonunu ilan ettiği sırada liberal demokrasi fikri her düzlemde çoktan sorgulanmaya başlamıştı. "Amerikan rüyası" artık geçmişte kalmıştı. Keza başta İngiltere olmak üzere Batı Avrupa ülkelerinde de çok geçmeden benzer bir tablo şekillenmeye başlamıştı.
Yirminci yüzyılda insanlık liberal demokrasinin hüküm sürdüğü Batı Avrupa'da ve Kuzey Amerika'da yüksek refah, nitelikli kamu hizmeti, sosyal güvenlik ve demokratik temsil alanlarında sürekli bir ilerlemeye şahit oldu. Aynı zamanda güçlü bir orta sınıfı da meydana çıkaran bu ilerleme aşağı yukarı 1980'lere kadar devam etti. Yüzyıl sonunda ise bariz bir yavaşlamayla birlikte ciddi sıkıntılar baş gösterdi.
Son otuz kırk yıldır liberal demokrasiler vatandaşlarına refah temin etmekte, fırsat eşitliği sağlamakta, yeterli kamu hizmeti sunmakta ve -en önemlisi- yeni nesillere gelecek ümidi vermekte eskisi kadar başarılı görünmüyor. (Liberal demokrasi fikrinin bütüncül bir dünya görüşü olma iddiası bakımından insanlığın geri kalanına ne vaad ettiği -veya vaad etmeye devam ettiği- ise ayrı bir problem alanı.)
Nobel'li bilginimiz Daron Acemoğlu'nun, bugünlerde tuhaf bir saldırıya maruz kalan yeni kitabı da söz konusu ideoloji zemininde son dönemde yaşanmakta olan hem teorik hem de pratik krizle ilgili. ("Hangi Liberal Demokrasi", Doğan Kitap, 2026)
Acemoğlu krizin pratik boyutunu Batı dünyasında, özellikle de Amerika'da milli gelirin ve toplam servetin paylaşımındaki -giderek artan- eşitsizliğe bağlıyor.
Bu eşitsizliğe yol açan en temel faktör ise başlangıç felsefesiyle çok fazla ilgisi kalmamış bir liberalizm anlayışı veya yorumu Acemoğlu'na göre.
Bu bağlamda, liberal siyaset felsefesinin -bugün büyük ölçüde kâğıt üzerinde kalan- temel ilkelerini hatırlatıyor: "İfade ve tercih özgürlüğü, din özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, kanun önünde eşitlik, keyfi ve mutlak güce muhalefet, dezavantajlı olanlara yardım etme ve baskıcı eşitsizlikleri sınırlama konusunda kararlı bir taahhüt ve genel olarak ilerlemeye duyulan sarsılmaz inanç."
Bu vaatlerin çoğunu unutmuş görünen mevcut "liberal" siyasetin ürettiği çok kritik birtakım toplumsal sorunlara işaret eden "Hangi Liberal Demokrasi" yazarı, esas olarak ise yeni -veya yenilenmiş- bir liberalizm modeli öneriyor.
Her şeye rağmen, "Liberalizm artık yolun sonuna geldi" görüşüne karşı çıkıyor ve elimizdeki kitapta yapmaya çalıştığı işi şöyle tarif ediyor:
"Liberalizmin büyük şemsiyesinin bir köşesinde konumlanan (bazıları bu köşeyi biraz genişlettiğini de söyleyebilir) yeni bir liberalizm teorisi geliştirerek bu iddiamı savunuyorum. Bu, bireysel hakların korunmasını toplulukla birleştiren ve merkezine ortak refah arayışını alan bir liberalizm teorisidir."
Bu yeni liberalizm teorisinin İskandinav sosyal demokrasi pratiğinden ne ölçüde farklı olduğu belirsiz olsa da Acemoğlu'nun önerisinin Amerikan sistemi açısından devrim anlamına geldiği muhakkak.
Peki, The Economist dergisinin Acemoğlu'na yönelik itibar suikastının arka planında uygulamadaki liberal modele yönelik bu eleştirel yaklaşımın doğurduğu tepki mi var acaba
Herhalde sebep tek başına "teorik" eleştiriler olamaz. Ayrıca "daha pratik" bir rahatsızlık da söz konusu olmalı.
Acemoğlu'nun mevcut işleyişe yönelik eleştirileri çerçevesinde münhasıran dile getirilen bir problem belki...
Mesela yapay zeka konusu...
Bilindiği üzere, Nobel ödüllü saygın iktisatçının yapay zeka yatırımlarına ilişkin "kafa karıştıran" tutumunun bazı merkezlerde infial oluşturduğu söyleniyor.

12