Bırakın şimdi sosyalizmi

CUMARTESİ YAZILARI

Sosyalizm başlangıçta, özellikle sanayi devrimi sonrasında kapitalist sömürünün en büyük kurbanları durumundaki işçilerin haklarını arama mücadelesi olarak sahneye çıkan bir ahlaki/siyasi tutumdu. Bu ahlaki/siyasi tutum bilahare teorik bir çerçeve içine alınarak emekçi sınıfının iktidarını elde etme mücadelesine dönüştü.

19. yüzyıl başında -Marx'ın adlandırmasıyla- "ütopik sosyalistler" vahşi kapitalizmin acımasız emek sömürüsüne karşı bir "ahlaki tepki" hareketi başlattı. Marx ile Engels ise bu ahlaki tepkiyi "bilimsel sosyalizm" adını verdikleri diyalektik materyalist teoriye dönüştürdüler. Bu çerçevede işçi sınıfının hak arama mücadelesi siyasi iktidarı ve üretim araçlarının mülkiyetini ele geçirme mücadelesine çevrildi.

Müjdelenen komünist devrim nihayet 1917 ekiminde vuku buldu. Ancak kapitalizmin kendi iç çelişkilerinin sonucu olarak gerçekleşeceği düşünülen devrim, yeterince sanayileşmemiş olduğu için geniş bir işçi sınıfına sahip bulunmayan Rusya'da meydana geldi. Teori yara almış görünüyordu. Bunun için Lenin ve arkadaşları 1917 realitesini Marksist teoriye uydurmak amacıyla birtakım çözümler üretmeye giriştiler.

Marks'a göre devrim sanayileşmiş ve işçi sınıfına sahip ülkelerde gerçekleşecekti. Lenin'e göre ise devrim uluslararası kapitalist sistemin en zayıf halkasında (Rusya'da) başlayabilirdi. Marx işçi sınıfının kendiliğinden devrim bilincine ulaşacağını varsayıyordu, Lenin ise hedefe profesyonel devrimcilerden oluşan disiplinli bir parti öncülüğünde ulaşılabileceğini söyledi. Marx sanayi işçileri devrim yapacak diyordu, Lenin ise Rusya'da ezici çoğunluğu köylüler teşkil ettiği için köylüleri de devrimci sürece dahil etti. Marx devrimin ardından üretim araçları emekçi halka devredilecek diyordu, Lenin ve arkadaşları ise Rusya'nın sosyalizme ancak "devlet kapitalizmi" aşamasından sonra geçebileceğini savundu.

Lenin'in temin ettiği "teorik ruhsat" sayesinde, 1917'den itibaren 20.yüzyılın büyük bölümünde ve dünyanın her yerinde yeni sosyalist rejimler iş başına geldi. Marksist teoriye uygun bir siyasi ve sosyal yapıya sahip olmayan ülkelerde kurulan bu rejimlerin adları sosyalistti ama yalnızca proletaryanın ürettiği artı değere el koyan kapitalistlerin yerini parti bürokrasisi almıştı, o kadar.

Zaten "devlet kapitalizmi" aşamasından sosyalist aşamaya da geçilemedi. Emekçi kitlelerin yüzünü güldürecek bir ekonomik düzen oluşturulamadı. Yine de dünyanın birçok ülkesinde -bu arada Türkiye'de de- "öncü" kadrolar emekçileri kapitalist sömürüden kurtarıp sosyalizmi getirmek için mücadele ediyorlardı. Türkiye'de 1970'lere gelindiğinde bu mücadeleyi yürütmek için "silahlı propaganda" yani terör yöntemi benimsenmişti. "Üçüncü dünya" ülkelerinin genelinde durum aynıydı. Rusya, Çin ve hatta Arnavutluk her tarafa devrim (rüyası) ihraç ediyorlardı.

Buna karşılık, kapitalist Batı ülkelerinde ise özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında çalışan kesimlerin refahını arttıran politikalar uygulanmaya başladığı için oralarda devrim tehlikesi ortadan kalkmıştı. Onun için Avrupalı sosyalistler de üçüncü dünyadaki devrimci mücadelelere bel bağlamışlardı.

Ancak 1990'larda komünist devrim rüyası büyük ölçüde sona erdi. Marksist teoriyi pratiğe taşıyan Sovyet düzeninin çökmesi üzerine moralsiz -ve himayesiz- kalan sol hareketler krize girdi. Devrimci sosyalistler (daha doğrusu sosyalist olmaktan vazgeçmeyenler) kimlik siyasetini öne çıkardılar. Bir anlamda ezilen sınıfların yerini ezilen kimlikler aldı. Tabiat boşluk kabul etmiyorsa teori de boşta kalmıyor. Eksilen unsurun yerini başka bir unsur dolduruyor.

Türkiye'nin eski solcularının ciddi bir bölümünün özellikle 1990 sonrasında Kürt etnik milliyetçiliği hareketiyle yakınlaşmasının gerekçesi de aynı. Mantık kabaca şuydu: Kürtler ezilen bir halk ise PKK'nın mücadelesi sosyalist bir mücadeledir. Üstelik PKK (açılımı Kürdistan İşçi Partisi anlamına geliyor) kendisini Marksist-Leninist bir örgüt olarak tanımlıyordu. Bu da yeterli görüldü herhalde. Sosyalist aydınların bir bölümü ise iki davayı birleştirmenin yolunu arayıp buldu. Kürtlerin çoğunluğu işçi sınıfının bir parçası olduğu için sosyalistler Kürt davasına sahip çıkmalı, diyenler oldu.

Aslında, klasik Marksist teorisyenlerin çoğunun yorumunda feodalizmin tasfiyesi anlamına gelen milli devletler tarihsel olarak ilerici bir aşama olarak görülmüş, ayrılıkçı etnik milliyetçilik ise gerici bir tutum sayılmıştır. Buna karşı, Türkiye'deki etnik milliyetçi hareketi sosyalizm adına destekleyenler Lenin'in "ezen ve ezilen milletlerin milliyetçiliği" ayrımına baş vurdular. Lenin her ne kadar ezilen millet derken, etnik unsurları değil -Polonya, Ukrayna gibi Rus işgali altındaki ülkeler de dahil olmak üzere- emperyalist devletlerin tahakkümüne girmiş milletleri kastediyor olsa da bu küçük ayrıntının üzerinde pek durulmadı.