Avrupa'yı şekillendiren Türkiye

Von der Leyen'in Türkiye'yi Avrupa'dan uzak tutma sözleri, aslında AB'nin ABD'den bağımsız savunma düzeni kurmasını sabote etmek midir?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, Avrupa Komisyonu Başkanı von der Leyen'in Türkiye hakkındaki eleştirel sözlerinin diplomasi skandalı değil, aksine Türkiye'nin jeostratejik önemini tanıdığını öne sürüyor. Türkiye'ye yönelik "dışlayıcı" tutumun, özellikle Trump döneminde ABD'den bağımsız bir "Avrupa NATO'su" oluşturma girişimini sabote etmek amacı taşıdığını iddia ediyor. Peki Türkiye'nin bu dönemde gerçek çıkarı, AB'ye tam üyelik mi yoksa NATO içinde stratejik özerkliği mi olmalıdır?

Resmi olarak "AB üyeliğine aday ülke" pozisyonunda olan Türkiye hakkında Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in sarf ettiği sözler her şeyden önce diplomatik skandal anlamı taşıyor. Von der Leyen demiş ki: Avrupa'nın bütünleşmesini gerçekleştirelim ki kıtamız Rus, Türk veya Çin etkisinde şekillenmesin.

Bu sözler Türkiye'de doğal olarak büyük kızgınlık doğurdu. "İşte Avrupa'nın çirkin yüzü... Türkiye'yi aralarına istemediklerini daha nasıl söylesinler... Bu kadın Türk düşmanı, İsrail kuklası... İçindeki nefreti kustu..." benzeri yorumlar yapıldı.

Peki, Türkiye'den "Avrupa kıtasındaki siyasi mimariyi şekillendirebilecek güçte bir ülke" olarak söz edilmesi aslında gururumuzu okşaması gereken bir jest değil mi

İnandırıcı mı bulmadık bu iltifatı acaba Yoksa ne olursa olsun "dışlanma"ya mı tepki gösteriyoruz

Herhalde ikincisi. Ama en şiddetli tepkiyi gösteren kesim zaten Türkiye'nin Batı ittifak sistemi içinde yer almasına karşı değil mi Hatta bunların bir bölümü de Rusya ve Çin ile işbirliğini savunan Avrasyacı retoriğe sempati duymuyorlar mı Onlar neden kızıyorlar von der Leyen'in sözlerine

Bu soru ve cevabı biri yana, en başından beri AB'nin Türkiye'ye yönelik sürdürdüğü "dışlayıcı" tutumun temel gerekçesi "Ankara'nın stratejik konularda Washington'dan bağımsız hareket edemeyeceği" şeklindeki kabul oldu. Ancak bu yaklaşım AK Parti iktidarlarının başlangıcında yaşanan "1 Mart tezkeresi olayı" ve ardından AB entegrasyonu yolunda atılan adımlar sayesinde bir hayli yumuşadı. Nitekim kısa süre içinde katılım müzakereleri başlatıldı.

Ne var ki Türkiye'nin AB üyeliğine hazır olup olmaması bir tarafa, Avrupa kültürel kodları itibarıyla böyle bir ilişkiye hazır değildi. O süreçte AB'nin özellikle Kıbrıs konusundaki haksız tutumu Ankara-Brüksel ilişkilerini zehirledi. Bilahare Avrupa ile kavga etmenin Avrupa Birliğine girmekten daha fazla oy kazandırdığını keşfeden siyasetçilerin yaklaşımı ve bir de bazı müzakere başlıklarındaki gerekliliklerin "özel sakıncalar" arz etmesi ilişkileri iyice soğuttu. Diğer yandan, Başkanlık sistemi adı altında adım adım otokrasiye yürünen süreçte evrensel hukuk standartlarının paranteze alınması da karşı tarafa bahane verdi.

Ancak bu dönemde de her iki tarafı da memnun edecek bir işbirliği zemini bulundu ve ilişkiler "göç yönetimi" konusu üzerine oturtuldu. Başka alanlarda gösterilmeyen gayret AB-Türkiye Göç Mutabakatının hayata geçirilmesinde gösterildi.

Gelgelelim beş yıl önce Rusya'nın komşusu Ukrayna'yı işgal girişimiyle başlayan süreçte Türkiye'nin hem NATO hem de AB için taşıdığı önem yeniden hatırlanır gibi oldu.

Ancak özellikle Trump'ın ikinci döneminde ABD ile AB'nin müttefik olmaktan çıkıp hasım haline gelebileceği görülünce Avrupa cephesinde yeni şartlara uyum sağlama yolunda birtakım hazırlıklara girişilmişti. "Avrupa NATO'su" projesi de bunlardan biriydi. Bu kapsamda Türkiye'nin askeri ve jeostratejik ağırlığı yeniden masaya geldi.

Geçtiğimiz aylarda Avrupa yapımı Eurofighter savaş uçaklarının Türkiye'ye satışına proje ortağı Alman hükümetinin en sonunda yeşil ışık yakması bu anlamda Ankara-Brüksel ilişkilerinde yeni sayfa olarak yorumlandı.

Ancak "Avrupa NATO'su"