Tesellisiz sorumluluk Sorumluluksuz teselli

Bir maç kaybedersiniz. Telafisi vardır.

Bir taktik çöker. Yenisi kurulur.

Ama bir insan, taşıyabileceğinden fazla yükle yalnız bırakıldığında ya da sınırsız bir rahatın içinde yönsüz kaldığında orada artık spor konuşulmaz.

Kimi zaman bir yağmurluk bile, bir sezonluk teselliden çok daha fazlasını anlatır.

ünkü mesele bazen, kazanmak ya da kaybetmek değildir.

Mesele, insanı nasıl ayakta tuttuğumuzdur.

Bu yazı, insanı merkeze alan bir denge arayışının notlarıdır.

Sahadan, kulübeden, tribünden bakarak; ama aklımızın bir köşesinde hep aynı soruyla:

Biz sporda, işte, eğitimde, ailede insana gerçekten ne yapıyoruz

Yük mü veriyoruz, tutacak mı

Rahat mı sunuyoruz, istikamet mi

Bu mesele spor dünyasında bir ahlak öğüdü değil, başarıyla çöküş arasındaki ince çizgiyi belirleyen psikolojik bir yasa gibi çalışır.

Gelin bu yasayı; saha kenarından, soyunma odasından ve tribünden birlikte okuyalım.

TESELLİSİZ SORUMLULUK: YÜK VAR, TUTACAK YOK

Spor yönetiminde tesellisiz sorumluluk genelde şöyle görünür:

Sporcuya sürekli "kazanmaya mecbursun" denir.

Hata yaptığında yalnız bırakılır.

Sakatlık, form düşüşü, özel hayat yok sayılır.

Performans düşünce meşhur cümle gelir: Bahane üretme.

Bu iklimde sporcu şunu hisseder: Ben sadece sonuç kadar değerliyim.

Spor psikolojisinde buna değer koşulluluğu denir.

Yani varlığın, tabelaya bağlanır.

Sonrası tanıdıktır: Kaygı artar, özgüven aşınır, riskten kaçınılır. Kritik anlarda beden çalışır ama zihin donar.

Bu yüzden tesellisiz sorumluluk, sporda zihinsel bir zulümdür.

Kaslar ayakta kalsa da psikoloji çöker.

KULÜBEDE DE AYNI HİKAYE VAR

Bu durum sadece sporcuya özgü değildir.

Teknik adamlar da aynı baskının altındadır.

Sürekli kazanmak zorunda bırakılan, en küçük hatada yalnızlaştırılan, başarıda sahiplenilip başarısızlıkta terk edilen bir teknik adamdan sağlıklı karar beklemek zordur.

Baskı arttıkça oyun daralır.

Risk küçülür, cesaret savunmaya çekilir.

Teknik adam oyunu değil, skoru yönetmeye başlar. Oyun kaybolur, refleks kalır.

Derbilerin neden giderek "kaybetmeme" maçlarına dönüştüğünü biraz da buradan okumak gerekir.

BİR MAĞLUBİYETLE YALNIZLAŞTIRILAN BAŞARI

Bu iklimin güncel ve çarpıcı bir örneğine cumartesi günü şahit olduk hep birlikte.

Galatasaray Teknik Direktörü Okan Buruk, takımını üç yıl üst üste şampiyon yapmış bir teknik adam. Üstelik Galatasaray bu sezon ilk yarıyı lider kapattı.

Buna rağmen, Süper Kupa finalinde Fenerbahçe'ye 2–0 kaybedilen bir maçın ardından, kendi camiası tarafından sert biçimde hedef alındı.

Üç yıllık başarı bir kenara bırakıldı, tek bir mağlubiyet her şeyin önüne geçti.

İşte tesellisiz sorumluluk tam olarak budur.

Geçmiş yok sayılır, bağlam silinir, insan yalnız bırakılır.

Böyle bir atmosferde teknik adam oyunu genişletemez; refleksle karar verir, cesaretle değil.

Mesele Okan Buruk değildir. Mesele, başarıyı bile geçici bir kredi gibi gören zihniyettir.

SORUMLULUKSUZ TESELLİ: RAHAT VAR, YÖN YOK

Şimdi diğer uca bakalım.

"Canın sağ olsun" sürekli tekrar edilir.

Kötü performansın, disiplinsizliğin bedeli olmaz.

Rekabet törpülenir.

Form düşüşü normalleştirilir.

Bu ortamda sporcu şunu öğrenir: abalamazsam da olur.

Psikolojide buna öğrenilmiş gevşeme denir.

Disiplin kaybolur, hedef bulanıklaşır. Yeteneği olan sporcu bile zamanla düşer.

ünkü insan sadece rahatlıkla değil, sınırla gelişir.

Bu yüzden sorumluluksuz teselli, sporda eksik rahmettir.

İyidir, yumuşaktır ama büyütmez.

BÜYÜK İSİMLERİN ORTAK NOKTASI

Büyük sporculara, koçlara ve başkanlara baktığınızda aynı dengeyi sezgisel olarak kurduklarını görürsünüz.

Korurlar ama şımartmazlar. Yük verirler ama ezmezler.

Alex Ferguson, Obradovic, Guardiola...

İsimler değişir, ilke değişmez:

Önce insanla temas kurarlar, sonra sorumluluğu yüklerler.

İyi yönetici şunu bilir: İnsan takdirle ayakta durur, sorumlulukla anlam bulur. Yalnız bırakılırsa çöker, boş bırakılırsa savrulur.

ÖLÜMSÜZ BİR HATIRAYA DÖNÜŞEN AİDİYET

Aynı dengeyi, yönetsel tarafta da görmek mümkündür.

Fenerbahçe Başkanı Sadettin Saran,