Her çocuk fark edilmek ister

Okullardaki katliam olaylarını sadece bireysel sapkınlık olarak görmek, sessizce görmezden gelinen çocukların çığlığını duymamaktan kaynaklanıyor olabilir mi?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, son dönemdeki okul saldırılarının kökeninde çocukların görülmeme ve dinlenmeme sorunu olduğunu, terbiyenin sevgi ile sınır arasındaki hassas dengeye dayandığını ve eğitim sisteminin değersizleştirilmesinin bu trajedileri kaçınılmaz kıldığını savunuyor. Aileler ve okullar duygusal güvenlik alanı oluşturmazsa, içinde biriken öfkeler bir gün kontrolsüz biçimde dışarı taşabiliyor. Ama biz çocukları gerçekten görüp dinlemeye hazır mıyız, yoksa sadece başarılı olanlarla ya da sorun çıkaranlarla mı ilgileniyoruz?

Ezizim eziz, terbiyesi ondan da eziz...

(Çocuk Azizdir ancak terbiyesi daha azizdir.)

İç acıtıcı günlerden geçiyoruz.

Önce Şanlıurfa'da ardından Gaziantep'te yaşanan kanlı saldırılar...

Üstelik bunların çocuklar tarafından yapılmış olması, daha da kahredici.

Millet olarak hiç beklemediğimiz yerden yara aldık.

Sağlı sollu yumruk yemiş boksör gibi abandone (yarı nakavt) olduk hepimiz.

ÖNCE AİLE, SONRA DİĞER HER ŞEY

Günlerdir eğitimcileri, uzmanları dinliyorum. Ama en yalın cümle annemden geldi.

'Önce aile...'

'Aileler çocuklarına sahip çıkacak önce, her şeyi devletin boynuna yıkmamak lazım oğul. Elbette devletin görevleri ama önce aile' vurgusu yaptı sevgili anam.

Benim çocukluğumdan beri kulağımda olan bir başka sözünü de hatırlattı:

'Çocuk Azizdir ancak terbiyesi daha azizdir.'

Bu söz, ilk bakışta sert gibi görünebilir ancak sevgi ile sorumluluk arasındaki derin dengeyi anlatan nefis bir ifade.

TERBİYE: SEVGİ İLE SINIR ARASINDAKİ DENGE

"Çocuk azizdir" kısmı, çocuğun değerini teslim eder.

Eskiler kız çocuklarına kerime erkek çocuklarına da mahdum diye hitap ederdi.

Her iki kelime de duygusal olarak 'Göz bebeği'ne yakın bir anlam taşır.

Çocuk, korunup kollanması, incitilmemesi gereken, saf ve kıymetli bir varlık.

"Asıl aziz olan terbiyesidir" işin zor kısmıdır.

Terbiye, çoğu zaman maalesef yanlış anlaşılır.

Baskı zannedilir.

Disiplin denince akla ilk korku gelir.

Oysa gerçek terbiye; çocuğun karakterini inşa etme sürecidir.

Sınır koymaktır ama sevgiyi geri çekmeden.

Yol göstermektir ama kişiliğini ezmeden.

Rehberlik etmektir ama özgürlüğünü yok etmeden.

Kısacası terbiye, çocuğu "itaatkâr" yapmak değil; onu "doğruyu kendi iradesiyle seçebilen" bir birey haline getirmektir.

İKİ UÇ: AŞIRI SERBESTLİK VE AŞIRI BASKI

13 Ocak'ta yarı yıl tatili öncesi, Tesellisiz sorumluluk, sorumluluksuz teselli başlıklı yazımda, insanı merkeze alan denge arayışı notlarımı paylaşmıştım sizlerle.

Bugün gelinen noktada çocukları ya aşırı serbest bırakıyoruz ya da aşırı kontrol etmeye çalışıyoruz.

Uzmanlara göre her iki uç da aynı sonuca çıkar: Kimlik problemi yaşayan bireyler.

Sınır görmeyen çocuk, dünyayı sınırsız zanneder.

Bu duyguya en çok bilgisayar oyunlarında kapılıyor evlatlarımız.

Araba yarışlarından tutun, silahlı oyunlara kadar.

Diğer uçta da durum kritik.

Sürekli baskı gören çocuk ise ya içine kapanıyor ya da bir gün patlıyor.

Hem kendini hem de çevresindekileri yok etme pahasına.

Sevgi görmüş ama yönlendirilmemiş çocuk da, disiplin görmüş ama sevgi hissetmemiş çocuk da aynı riskin içindedir.

Terbiye dediğimiz şey; çocuğa sadece ne yapması gerektiğini öğretmek değildir ki, ne yapmaması gerektiğini de öğretmektir.

Ama bunu yaparken nedenleri de çok iyi anlatılmalıdır.

Sebep-sonuç kurabilen çocuk, öfkesini de yönetir, hayal kırıklığını da.

HER ÇOCUK FARK EDİLMEK İSTER

Eğitimcilerin ortak cümlesi şu: HER ÇOCUK FARK EDİLMEK İSTER.

Bu, bir kapris olmadığı gibi şımarıklık da değildir.

İnsan olmanın en temel ihtiyacıdır; görülmek, duyulmak, anlaşılmak...

Bir çocuğun dünyasında bunlar yoksa, geriye çoğu zaman sessizlik kalır.

Ve o sessizlik, sandığımız kadar masum olmayabilir.

GÖRÜLMEYEN ÇOCUKLARIN SESSİZ ÇIĞLIĞI

Okullarda yaşanan şiddet olayları, katliam boyutuna varan trajediler, yalnızca "bireysel sapkınlık" ya da "anlık öfke patlaması" olarak açıklanamayacak kadar derin.

Bu çocuklar, bir sabah uyanıp aniden canavarlaşmıyor.

Uzun süre görülmeyen, duyulmayan ve biriktiren bireyler olarak karşımıza çıkıyorlar.

Son yaşadıklarımız, toplum olarak çocukların sesini duymakta başarısız olduğumuzun göstergesidir.

Eğitim sistemi, doğası gereği ölçer, sıralar ve eleyerek ilerler. Ancak ölçemediği bir şeyler de var.

Bir çocuğun iç dünyası...

Bir öğrencinin not ortalamasını kolayca görebilirsiniz ama içindeki öfkeyi, kırgınlığı ya da değersizlik hissini bir karnede bulamazsınız.

Şunu idrak etmemiz gerekiyor.

Bir çocuğun fark edilme ihtiyacı, sadece başarıyla ilgili değildir.

Yüksek notlar almak, yarışmalar kazanmak ya da "örnek öğrenci" olmak üzerinden görülmek, aslında çok dar bir çerçevedir.

Peki ya sessiz olanlar

Arka sırada oturanlar

Hiç sorun çıkarmadığı için "iyi çocuk" ilan edilenler

Bu yüzden okullar sadece bilgi aktaran kurumlar değil, aynı zamanda duygusal güvenlik alanları olmak zorundadır.

Ama ne yazık ki çoğu zaman bu alan yeterince inşa edilemiyor.

Aileler de bu tablonun dışında değil.

Yoğunluk, ekonomik kaygılar, kendi hayat mücadeleleri derken çocukla kurulan ilişki çoğu zaman yüzeyde kalıyor.

"Okul nasıl geçti"

"İyi."

Bu iki kelimelik diyalog, aslında koca bir kopuşun özeti olabilir.

Çünkü çocuk anlatmayı bırakmışsa, bilin ki dinlenmediğini öğrenmiştir.

Elbette şiddetin hiçbir gerekçesi olamaz.

Ama şiddeti anlamaya çalışmak, onu meşrulaştırmak değildir.

Aksine, tekrar etmesini önlemenin etkin yoludur.

Bir çocuğun içinde büyüyen öfke, eğer sağlıklı kanallarla ifade edilemezse, bir gün kontrolsüz biçimde dışarı taşabilir.

Ve o gün geldiğinde artık sadece bir çocuk değil, bir toplum yara alır.

SORMAMIZ GEREKEN SORULAR

Sorulması gereken sayısız soru var.

Ama en önemlisi, biz çocukları gerçekten görüyor muyuz

Sadece başarılı olanları mı fark ediyoruz

Yoksa sorun çıkaranları mı ciddiye alıyoruz

Arada kalan, sessizce kaybolan o büyük çoğunluğu ne yapıyoruz

Her çocuk fark edilmek ister.

Ve eğer bazı çocuklar fark edilmek için şiddeti seçiyorsa, bu artık sadece bireysel değil, toplumsal bir başarısızlıktır.

ŞİDDET BİR ANDA ORTAYA ÇIKMAZ

Millet olarak yumurta kapıya dayanmadan harekete geçmeme gibi kötü bir huyumuz var.

Yapılması gerekenleri son ana kadar ertelemekte, bunlara çok güzel kılıf uydurmakta mahiriz.

Okullardaki kanlı eylem haberlerini bugüne kadar hep yurt dışından duyardık.

İstanbul'da 3 Mart'ta Biyoloji öğretmeni Fatma Nur Çelik 17 yaşındaki öğrenci tarafından bıçaklanarak öldürüldü, bir öğretmen ve bir öğrenci yaralandı.

Fatma Nur öğretmenimizin kırkı çıkmadan 14 Nisan'da bu kez Şanlıurfa'da 19 yaşındaki başka bir öğrenci, okul bahçesinde pompalı av tüfeği ile 4'ü öğretmen 16 kişiyi yaralayıp intihar etti.

Şanlıurfa'daki saldırının üzerinden 28 saat sonra bu kez 14 yaşındaki öğrenci, yanında getirdiği 5 adet 9 mm tabanca ve 7 tane şarjör ile 9'u öğrenci biri öğretmen olmak üzere 10 kişiyi öldürdü ve 13 kişiyi yaraladı.

Yaşanan katliamlar 40 günde olmadı elbette.

İktidarın 24 yıllık icraatlarının eseridir gelinen nokta.

Gelin kısacık da olsa hafızamızı birlikte tazeliyelim.

ÖĞRETMENİ DEĞERSİZLEŞTİREN ANLAYIŞ

Bana bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olurum. (Hz. Ali)

Yıllar içerisinde öğretmenler değersizleştirildi.

Çoğu ideolojik kararlar, pedagojik eğitimi katletti.

2002'de eğitime ayrılan pay yüzde 17.18 iken, bu yıl yüzde 9.73'e geriledi.

2002'de Türkiye'de, 1887 özel okul ve bu okullarda okuyan 218 bin öğrenci vardı.

24 yılda özel okul sayısı 14 bin 700'e, öğrenci sayısı 1.6 milyona çıktı.

Politize edilmesinin yanı başında eğitim ticarileşti.

2013'te 4+4+4 sistemine geçildi.

Nitelikli eğitimden adım adım uzaklaşıldı.

Müfredat deseniz, patates tarlasına çevrildi adeta.

Her gelen bakan bir çukur kazdı.

Pedagogların, uzmanların uyarıları dikkate alınmadı çoğu kez.

Sınıfta kalmak, kaldırıldı.

Okullardaki disiplin kurullarının sadece adı kaldı. Yetkileri sınırlandırıldı.

'Benim çocuğum yapmaz' diyen veliler, çocuklarını kutsamakla yetinmedi.

Sorunlu öğrenciyi açık liseye göndermeye kalkan öğretmenleri baskı altına aldı.

Vatandaş ile devlet arasındaki iletişimi güçlendirmek amacıyla kurulan CİMER üzerinden yapılan şikayetlerle öğretmenler sindirildi.

Sözleşmeli öğretmenlik icat edildi.

İktidarının kamu görevlilerini terbiye etmek, tepelerinde demoklesin kılıcı gibi durmak, hiç bir hak iddia edemeyen 'memur köleler' oluşturmak adına icat ettiği sistemi kast ediyorum.

2011 yılında hukuk mücadelesi sonrası kaldırılan sözleşmeli öğretmen istihdamı, 03.08.2016 tarih ve 29790 sayılı Resmî Gazetede yayımlanarak yeniden yürürlüğe girdi.

MEB bakanlığının bütçesi yıllar içerinde yarıya düşürülse de tarikatlara milyarlarca lira saçıldı.

Bu paralarla, devlet okullarının güvenlik sorunu rahatlıkla çözülebilirdi.

AB'nin 3 milyar Euro yollayıp, 'nitelikli eğitim ve güvenlikçi' şartı koştuğu, Suriyeli 800 bin çocuğun okuduğu 1032 devlet okulunda, güvenlikçi hatta temizlikçi de var.

14 bin 700 özel okuldaki 1.6 milyon çocuğun karnı tok, sırtı pek.

58 bin 304 devlet okulundaki 17 milyon öğrenci Allah'a emanet!

MEB'in bu yılki bütçesi 1.9 trilyon lira. Ancak bu yıl okullara bir güvenlikçi bile alınmadı.

59 bin 336 devlet okulundan, 58 bin 304'ünde güvenlikçi yok! (Sözcü yazarı Sultan Uçar'ın 18 Nisan tarihli yazısında daha ayrıntılı bilgiler mevcut)

Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Ama mesele sadece eğitim sistemiyle sınırlı değil.

ŞİDDETİN NORMALLEŞTİĞİ BİR TOPLUM

Televizyon programları malum.

Şiddet artık gündelik hayatın bir parçası.

Sabah programlarında aile dramlarıyla başlayan, haber kuşaklarında insan ruhunu daraltan haberlerle devam eden günümüz, akşam şiddetin biri bin para dizilerle taçlanarak sona eriyor!

Çocuklarımız her gün bunlara maruz kalıyor.

Şiddet çağındayız.

Okullarda akran zorbalığı en üst düzeyde.

Ama çocuklara çok görmemeli bunu.

Büyükler kavga halinde.

Mecliste kavga ediyoruz.

Kafes dövüşçülerini aratmayan milletvekilleri hepinizin malumu.