Cihan Padişahı Yavuz Sultan Selim (1)

Yavuz Sultan Selim'in bir çıban hastalığından ölümüne kadar olan sürecini anlatarak, devlet yöneticilerine ahlak ve liyakat dersi vermek istemiş; peki tarihsel anekdot, gerçekten çağdaş bürokratik sorunları çözebilir mi?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, Hoca Sadeddin'in eserinden Yavuz Sultan Selim'in hastalık ve ölüm hikâyesini nakledarak devlet görevlilerine dürüstlük, liyakat ve ahlaki sorumluluk konusunda uyarı vermek istemektedir. Yavuz'un basit bir çıbanı ciddiye almayarak ölümüne gidişinin, hileci ve riyakâr devlet adamlarına yapılacak bir ders teşkil ettiğini öne sürmektedir. Acaba tarihi anekdotlar, modern devlet yönetiminin yapısal sorunlarını adresleyebilecek kadar güçlü bir siyasi araç mıdır?

Bu dörtlüğü özellikle devlet hizmetinde bulunan tüm yöneticilere ve onlara itimat ederek çalışanlara ve itimatsız, hileci, hurdacı, dünya çarkını döndürüp, testi doldurucu riyakârlara hatırlatmak istedim.

İnsan olana sadece bu dörtlük bile yeter ama sözü, Yavuz Sultan Selim Han üzerine sürdürmeli.

Bunun için de Hasan Can'ın oğlu Hoca Sadeddin'in, "Tacüt-Tebarih" kitabından Yavuz'un hastalığı ve vefatına dair yaşanılanları derç edelim:

Hasan Can, Yavuz Sultan Selim'in vefatını şöyle anlatır:

"Sultan-ı Arab ve Acem, 1520 Şaban ayında eski saltanat merkezi Edirne'ye gitmeyi kararlaştırıp, vezirler ve divan erkânını önceden, ordu-yı hümayuna lazım olan pek çok ağırlıklar ve hazine-i âmire ile yola çıkardılar.

Ferhad Paşayı, beraber gitmek üzere alıkoydular. Hareketten evvel, bir gün oturdukları köşkten çıkıp, sarayın eteğindeki bahçeye yürüyerek indiler.

Gezintileri sırasında bir yokuşa çıkarken, ol din-i İslam'ın koruyucusu, sırtlarında hissettikleri bir acıdan rahatsız olup, bu zavallı hizmetçilerine hitap ederek;

-"Arkama güya bir diken batıp acıtır" buyurdular. Bu hakir dahi:

-"Herhâlde bahçedeki ağaçlardan düşüp gömleğe takılmış olmalı. Ferman buyurulursa görülsün" dedim. Buyurdular ki: "Caizdir".

O anda iskemleci, taşımakta olduğu kürsüyü getirdi. Selim Han da, kürsü üzerine oturdu. Mübarek yakalarından elimi sokup her ne kadar araştırdımsa da, bir şey bulamadım. Elimi sürmekle bir şey hissedemedim.

Ayağa kalkıp bir miktar gittikten sonra, acıdan şikâyetlerini tekrarladılar. Bu kere düğmelerini açıp baktım. Birdenbire gördüm ki, bir kıl başı kadar yer ağarıp, etrafı kırmızı olmuş. Üzerine dokununca: