Türkiye'nin dış politikası artık sadece "denge" anlatısıyla açıklanamaz. Gazze ve Suriye dosyaları, Ankara'nın yeni bir çizgiye geçtiğini gösteriyor. Bu çizgi yumuşak değil. İdare eden bir çizgi de değil. Gerekirse çatışmayı göze alan bir hat bu.
Gazze meselesi bunun en açık örneği. Türkiye bir yandan Batı sistemiyle bağını koparmıyor. Trump'ın yeniden şekillendirmeye çalıştığı Atlantik düzeninin hâlâ içindeyiz. NATO'dayız, masadayız, oyunun dışına çıkmış değiliz. Ama aynı anda İsrail'e karşı en sert siyasi dili kullanan ülkelerden biriyiz. Ankara burada şunu söylüyor: "Sistemin içinde olmam sineye çekeceğim anlamına gelmiyor." Bu, Batı için alışıldık bir tutum değil.
Bu nedenle Türkiye'nin Gazze pozisyonu sadece İsrail'e değil, Batı'ya da yönelmiş bir itirazdır. İsrail'i dokunulmaz gören güvenlik aklına karşı çıkılıyor. Bu tavır, Türkiye'yi rahat bir diplomatik alandan çıkarıyor. Ama bilinçli bir tercih bu. Ankara ahlaki pozisyonunu erteleyen bir aktör olmayacağını belli ediyor.
Suriye dosyası ise sertliğin başka bir yüzünü gösteriyor. Burada ideoloji yok, romantizm yok. Sahada ne varsa o var. Türkiye'nin önceliği net: Sınır güvenliği, terör tehdidi ve göç. Bu hedefler için Ankara, geçmişte düşman saydığı aktörlerle bile masaya oturabiliyor. Çünkü mesele artık "kim haklı" değil, "kim etkili".
Gazze'de normatif bir isyan, Suriye'de soğuk bir gerçekçilik. Bu iki hat bir çelişki değil. Yeni dış politika anlayışının iki yüzü. Türkiye bir yandan yüksek sesle konuşuyor, diğer yandan sessizce alan tutuyor.

1