'Bana gelen istihbaratın haddi hesabı yok. Cumhurbaşkanına kurulan tezgâhı tek başıma altüst edeceğim. Ben hepinize yeterim.'
Gündeme oturan Tamar Tanrıyar, son videosunda böyle diyordu. Cumhurbaşkanı'nın farkına varmaktan aciz olduğu bir komployu, o tek başına deşifre edecek bir kahramandı. O herkese yeterdi; çünkü Cumhurbaşkanı yalnızdı, bir tek o vardı. Bu kahramanlık hikâyesinin ardındaki esas soru ise kendisine yağan "istihbaratların" kaynağıydı.
Türkiye'de siyasi manipülasyonun tarihine bakıldığında, en etkili operasyonların hiçbir zaman doğrudan cepheden yürütülmediği görülür. Güçlü siyasi aktörleri hedef alan operasyonlar, onların etrafındaki insanları, kurumları ve güven ağlarını önce kirletir; sonra izole eder; ardından yıkar. Tamar Tanrıyar vakası, bu mantığın dijital çağdaki versiyonunu gözler önüne sermektedir. Ve bu vakayı anlamak, hem Türkiye'nin siyasi iklimini hem de yeni nesil enformasyon savaşının anatomisini kavramak açısından son derece öğreticidir.
Tanrıyar, geçen seneye kadar adını neredeyse kimsenin bilmediği biriydi. Medya patronu Can Tanrıyar'ın eşi sıfatıyla magazin dünyasının çeperinde yer alan; eşi firari Muhammet Yakut'un videolarını yayımlamaktan ötürü yargılanmış; ünlülerin özel hayatına dair doğru-yanlış içerikler üreten biriydi. Siyasi ağırlığı olmayan, kurumsal bir geçmişi bulunmayan, magazin dünyasına aşinalığı olan bir profil.
İmamoğlu'nun tutuklanmasının yarattığı siyasi çalkantı ortamında Tanrıyar birden sahneye çıktı. Hedef aldığı isimler rastgele seçilmemişti: CHP yöneticileri ve belediye başkanları, iktidara yakın iş insanlarının CHP ile ticari temasları merkezli içerik stratejisi son derece hesaplıydı: Doğrulanabilir ya da en azından tartışmalı bilgilerin etrafına yerleştirilen ağır suçlamalar, bel altı bir üslupla vuruşlar, yeri geldi mi belgeleme yerine his ve söylenti, "Biliyorum ama şimdi söyleyemem" retoriğiyle beslenen şantajla karışık merak atmosferi.
Peki bu içerik kime hitap etti Cevap kritik: AK Parti tabanına. Zaten devletin elinde olan istihbaratlar Tanrıyar'a ince zaman ayarıyla ulaştırıldı. O da magazinci geçmişinden de ötürü bel altı vurmayı da ihmal etmeden kamuoyu oluşturdu. Hem bu kitleyi ikna etti hem de onların zaten olan şüphelerini doğruladı. Sanki o olmasa devlet bu operasyonları yapamayacaktı gibi bir imaj çalışması da başarıya ulaşmış oldu. Ve bir kez bu güveni kazandıktan sonra, asıl işe başladı.
Asıl iş neydi
Burada Türkiye'nin medya yapısına dair temel bir gerçeği hatırlatmak gerekiyor. Sözcü gazetesi, Turkuvaz Dağıtım tarafından dağıtılmaktadır. Tanrıyar bunu "şüpheli bir ticari işbirliği" olarak sundu; sanki Turkuvaz ile Sözcü arasında gizli bir ortaklık varmış, sanki bu ilişki bir planın parçasıymış gibi. Bu suçlama, teknik olarak tamamen boştur.
Basın Kanunu'nun 23. maddesi, dağıtımcı şirketlere dağıtım hizmeti talep eden süreli yayınları yasal ücret karşılığı dağıtma yükümlülüğü getirmektedir. Bu çerçevede Sözcü dâhil Türkiye'deki tüm gazeteler -siyasi yelpazedeki konumları ne olursa olsun- Turkuvaz aracılığıyla dağıtılmak zorundadır. Devlet, o yayını yasaklamadıkça Turkuvaz dağıtmak zorundadır. Bunun tek istisnası, dinimize hakaret eden Leman dergisinin malum sayısı olmuştur ki devlet de zaten hemen ertesinde dergiyi kapatmıştır. Velhasıl bu bir tercih değil, yasal zorunluluktur. Dağıtmayı reddeden şirketin lisansı iptal edilir.
Şunu yazmak zorunda olmak benim ve Turkuvaz emekçileri için aslında o kadar büyük zül ki... Tamar Hanım daha ortalarda yokken Sabah'ta Burak Akbay, Sözcü ve karanlık ilişkileri hakkında onlarca haber yayınladık, köşe yazdık, ekranlarda anlattık.

2