İşte bütün mesele bu...

İran'ın modern siyasi tarihi, dış müdahaleler ile iç kırılmaların iç içe geçtiği bir hat üzerinde ilerledi. 1950'lerin başında Başbakan Muhammed Musaddık'ın petrolü millileştirme kararı, yalnızca ekonomik bir tercih değil, aynı zamanda egemenlik iddiasıydı. Ancak bu girişim, ABD ve Birleşik Krallık'ın ortak istihbarat operasyonuyla 1953'te darbeyle sonlandırıldı; Musaddık devrildi, Şah yeniden iktidara taşındı.
Soğuk savaş boyunca Batı'nın desteklediği bu otoriter düzen, içeride baskıyı artırırken biriken toplumsal öfke 1979 Devrimi'ni doğurdu.
Devrim sonrası İran, doğrudan çatışmadan ziyade asimetrik ve dolaylı güç projeksiyonuna dayalı bir strateji geliştirdi. 2000'ler sonrasında ABD müdahaleleriyle zayıflayan devlet yapıları, Tahran için yeni alanlar açtı. Bu süreçte İran, vekil aktörler üzerinden bölgesel nüfuzunu derinleştirdi.
Suriye'de Beşar Esed rejimi çökme noktasına geldiğinde, İran sahaya inerek Devrim Muhafızları ve milis ağlarıyla rejimin ayakta kalmasını sağladı; bu müdahale savaşın seyrini değiştirdi, ancak ülkeyi ağır bir yıkıma sürükledi.
Lübnan'da Hizbullah, İran'ın en kurumsallaşmış vekil gücü olarak hem İsrail'e karşı caydırıcı bir hat oluşturdu hem de iç siyasetin belirleyici aktörlerinden biri haline geldi.
Yemen'de ise Husiler üzerinden kurulan etki, İran'a Körfez dengelerinde dolaylı baskı kurma imkânı sundu. Böylece Tahran, Irak-Suriye- Lübnan hattında süreklilik arz eden bir nüfuz koridoru tesis etti.
Arap Baharı denilen süreç, Anglosakson dünyanın emrindeki diktatörlerin ya da İran eksenli zalimlerin egemenliği