Devletin namus sözü

Geçtiğimiz haftalarda Tunceli merkezli başlayan ve Ankara'nın en mahrem koridorlarına kadar uzanan operasyon dalgası, Türkiye'nin hukuk tarihinde bir milat olarak kayıtlara geçmeye adaydır.
Gülistan Doku'nun 5 Ocak 2020'de bir sis bulutunun içinde kayboluşu, yıllarca "intihar" parantezine hapsedilmişti. Ancak bugün gelinen noktada, o sis bulutu bizzat devlet iradesiyle dağıtılıyor. Dosyanın "faili meçhul" raflarından indirilip bir "organize cinayet" dosyasına dönüşmesi, devletin kendi içindeki çürümüş odaklarla hesaplaşma kararlılığıdır.
Adalet Bakanı Akın Gürlek'in göreve geldiği andan itibaren bu dosyayı bir namus meselesi haline getirmesi, bürokratik engellerin nasıl aşılabileceğini göstermiştir. Bakan Gürlek'in, "Hiçbir kişi ya da makamın hukukun üstünde olmadığı ilkesi doğrultusunda, ortaya atılan her iddia ciddiyetle ele alınmakta; adli ve idari süreçler eş zamanlı ve etkin şekilde yürütülmektedir" şeklindeki çıkışı, yeni dönemin hukuk manifestosu niteliğindedir. Adalet Bakanlığı bünyesinde bu amaca matuf kurulan Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı da konuya verilen önemin bir diğer göstergesidir.
Bir parantez açarak söylemek gerekirse, faili meçhul kadın cinayetlerinden birisi olan bu dosyayı yürüten başsavcının da bir kadın olması, süreci daha da değerlendirmektedir. Dosyayı yeniden açan Başsavcı Ebru Cansu, "Benim için en kritik eşik, Gülistan'ın kullandığı telefon hattının Ankara'da bir ilçede sinyal verdiğinin tespit edilmesi oldu. Bu teknik veri, dosyanın seyrini tamamen değiştirdi" diyerek intihardan cinayete evrilen şüphelerin de kaynağını açıklamıştır.
Bakanlığın yurtdışından getirttiği ileri teknolojik yazılımlar sayesinde