Türkiye iki ay arayla iki birbirinden tamamen farklı masaya oturdu. Daha doğrusu ilkinde masayı ev sahibi olarak kurdu; diğerinde ise şeref konuğu olarak ağırlandı.
7-8 Temmuz'da NATO'nun 36. zirvesi Ankara'da, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde gerçekleşti. 1 Eylül'de Bişkek'te Şanghay İşbirliği Teşkilatı Devlet Başkanları Zirvesi'ne ise Cumhurbaşkanımız, Kırgızistan Cumhurbaşkanı Caparov'un davetiyle şeref konuğu sıfatıyla katıldı. Bu iki görüntüyü çelişki sayanlar bence ikincisinin ne olduğunu yanlış okuyor.
Teşkilatın hukuki mahiyetini hatırlamak gerekiyor. Üyeleri arasında kolektif güvenlik taahhüdü yok, NATO'daki gibi beşinci madde muadili bir yükümlülük üretmiyor, ortak bir siyasi birlik vizyonu sunmuyor. Mesela üyeler arasında Hindistan ile Pakistan, Hindistan ile Çin de var. Bir yapının kutup olabilmesi için önce kendi içinde tek bir irade kurabilmesi gerekir. Türkiye 2012'den bu yana diyalog ortağı; yani Bişkek'te değişen statüden ziyade mesajın hacmi ve zamanlamasıydı.
O mesajın muhatabı da Bişkek'te değildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan dönüş uçağında üyelik perspektifinin Batı'ya sırt çevirmek anlamına gelmediğini, hedefin 360 derecelik bir vizyonla kendi ağırlığını artırmak olduğunu söyledi. Aynı cevaplarda F-35 programına dönüş görüşmelerinin sürdüğünü, KAAN'dan ve kendi hava savunma sistemlerinden vazgeçilmediğini de belirtti. S-400'lerin üçüncü ülkeye devri sorusuna ise doğrudan cevap vermedi, Putin'le ikili gündemdeki her konuyu ele aldıklarını söylemekle yetindi.
Rusya ayağının da elbet kendi hesabı var. Ala Arça'daki görüşmede Akkuyu'nun bitiş aşamasına gelindiği söylendi, yeni santraller için adım sinyali verildi, Putin Türkiye'yi ayrıcalıklı ortak diye niteledi. Kremlin görüşme öncesinde başlıklar arasında Karadeniz'i de saymıştı; Türk işletmeli gemilere yönelik saldırılar dosyası hâlâ açıkken bu başlığın Ankara için ne anlama geldiği ayrıca konuşulmalı.

3