Fransa, Almanya ve Hollanda ekseninde aşırı sağın yükselişi Avrupa siyasetinin ana belirleyicisi olmaya devam ediyor; ancak bu yükseliş doğrusal bir tırmanış değil. Özellikle Hollanda örneği, aşırı sağın her zaman kesintisiz şekilde ilerlemediğini, kimi zaman toplumsal ve siyasal dirençle karşılaştığını gösteriyor. Bu nedenle Avrupa'daki dönüşümü anlamak, hem güçlenmeleri hem gerilemeleri aynı anda okuyabilecek bir perspektif gerektiriyor.
Fransa'da Marine Le Pen'in Ulusal Birlik Partisi, ekonomik sıkışma ve güvenlik kaygılarının beslediği kültürel huzursuzluğu siyasallaştırarak merkez siyasetin boşluğunu dolduruyor.
Banliyö çatışmaları, laiklik tartışmaları ve Müslüman karşıtı söylemlerin normalleşmesi, aşırı sağın bir "alternatif düzen" algısıyla iktidar eşiğine yaklaşmasını sağladı. Macron sonrası dönemde ülkeyi bekleyen belirsizlik, bu eğilimi daha da güçlendiriyor.
Almanya'da AfD'nin yükselişi, savaş sonrası kurulan siyasal konsensüsü zorluyor. Enerji krizi, Ukrayna savaşı ve artan güvenlik endişeleri, özellikle doğu eyaletlerinde AfD'yi ana akım bir aktöre dönüştürdü.
Partinin göç karşıtı söylemi yalnızca mülteci meselesine değil, Berlin'in AB içindeki yük paylaşımına dair geniş çaplı bir rahatsızlığın dışavurumu. Bugün Almanya, bazı yerel yönetimlerde aşırı sağın fiili iktidar kurduğu yeni ve rahatsız edici bir tabloyla karşı karşıya.
Hollanda ise bu trendin önemli bir istisnasına işaret ediyor. Geert Wilders'in PVV'si, 2023 seçimlerinde yakaladığı ivmeyi 2025'te koruyamadı; oy oranı düşerken sandalye sayısı da anlamlı biçimde geriledi.
Üstelik merkez partilerin PVV ile koalisyon kurmayı reddetmesi, aşırı sağa karşı kurumsal direnç kapasitesinin hâlâ canlı olduğunu gösterdi. Bu durum, Avrupa'daki aşırı sağ yükselişinin güçlü ama kırılgan bir dinamiğe sahip olduğunu; toplumların belirli eşiklerde fren

11