Terörle mücadele tarihinin gösterdiği acı bir kural var: Silahlı bir örgütü masaya oturtan hemen her süreç, ancak bir "üçüncü göz" riyasetinde olabilmiş. Sanki kendi yarasını kendi elleriyle saramayan bir topluma, dışarıdan biri gelip "yardım eli" uzatmış.
Kuzey İrlanda'da üçüncü göz Washington'du; Clinton'ın gönderdiği Senatör George Mitchell, 1998 Hayırlı Cuma Anlaşması'nın mimarı oldu. İspanya'da aynı rolü Norveç oynadı; ETA'nın feshine giden hat, Oslo'nun sessiz diplomasisiyle şekillendi. İki halk da, kendi yarasını dindirmek için bir yabancının eline muhtaç bırakıldı.
Biz bunu bir kez, kendi imkânlarımızla denedik ve o umut, dışarıdan gelen bir silah vaadiyle söndürüldü. 2013'teki çözüm sürecini ABD'nin YPG'ye verdiği silahlanma sözü bitirmiş, masa sabote edilmişti.
Erdoğan'ın o yıllarda ABD'nin YPG'ye desteğine karşı söylediği, "O zaman biz kendi göbeğimizi kendimiz keseceğiz" sözü, boşuna değildi. Bu millet, bir kez daha kendi meselesini kendi başına çözmek zorunda kaldığını anlamıştı. Ve 26 Haziran 2015'te söylediği, "Bedeli ne olursa olsun, Suriye'nin kuzeyinde, Türkiye'nin güneyinde bir devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz" sözü, aslında bugünkü sürecin de fitilini ateşleyen kararlılıktı.
O acı tecrübe hâlâ hafızalarda: Annelerin o yıllarda yeniden dolan gözleri, yeniden yükselen tabutlar... Dün gece Meclis'te 467 el birden havaya kalktığında, aslında kalkan bundan çok daha fazlasıydı: Kırk yıldır evlat bekleyen kapı eşiklerinin, asker uğurlarken yüreği ağzına gelen annelerin, "Bu sefer olur mu"

10