Önceki yazımı şöyle bitirmiştim: "Uygulamadaki önemli yanlışlara ve tehlikeli davranışlara da bir başka yazımda yer vereceğim, inşallah."
Her şeyden önce, İslam'ın fertten ve ümmetten talepleri siyasetsiz ve devletsiz yerine getirilemez; bu sebeple de siyaset ve devleti dinden ayrı tutmak İslam'ın tabiatı ile uyuşmaz. Ancak şartlar İslâmî devletin ve yönetimin oluşmasına elvermemişse İslam da ortadan kalkmaz, yok olmaz; Müslümanlar her hal ve şartta güçlerinin yettiği, rejimin imkan tanıdığı kadarı ile İslam'ı hayatlarına uygularlar.
"Güçlerinin yettiği kadar" ne demektir
Bu sorunun cevabı teoride tartışılmıştır.
Sonu topyekûn kırılma da olsa İslâmî devlet ve düzeni kurmak için isyan ve mücadele edilir.
Bu görüşü Ehl-i Sünnet kabul etmemiştir.
2. Sabredilir, dua edilir, yapılabilen ibadetler vb. yapılır, sonuç Allah'tan beklenir. (Ehl-i Sünnet'ten buna katılanlar vardır.)
3. İmkanların oluşması beklenir ve bunun için çalışılır (Bu da Ehl-i Sünnet'e ait görüştür.).
Bu teorik açıklamalar karşısındaki uygulamaya bakalım:
1. Ehl-i Sünnet'e göre şartlar oluşmadığı halde kendilerine göre bir İslam tarif edip silaha sarılanlar ve sarılmayanları, kendilerine katılmayanları tekfir edenler, öldürenler oluyor; bu bir çeşit intihardır, sapmadır ve caiz değildir. (İslam'ın ve ümmetin düşmanları ya bunları icat ediyorlar veya kullanıyorlar).
2. "Müslümanlar her çeşit rejimde yaşarlar, ibadetlerini yaparlar, devlet ve siyaset onların işi değildir, İslam ile laiklik bağdaşır" diyenler ve Müslümanlara bu yolu gösterenler. Bu da sapmadır.
3. İslam'a uygun olmayan siyasi sistem ve rejim içinde yaşayan (ümmeti teşkil etmek üzere hicret imkânı da bulamayan) Müslümanlar, "Ehl-i Sünnet'e göre yapabildikleri kadar" dinlerini yaşarlar. Mesela:

5