"İstanbul, kaynayıp taşan bir kazan...
O kadar taşıyor ki, içinde bir şey kalmıyor, ne varsa etrafa yayılıyor. Sanki her gece, göktaşı yerine havadan köşk yağıyor.
Gözlerimizi açınca bir bakıyoruz ki, daha dün çorak olan tarlalar afetlerle donanmış..."
***
Yüzümde tarifi zor bir gülümsemeyle okudum Refik Halit Karay'ın bu satırlarını...Havadan köşk yağıyormuş...
Pek sevdiğim yazarımız Tan gazetesindeki yazısında bir de şunu soruyor:
"Bunun sonu nereye varacak"
Yıl kaç
1942...
Kaç gündür yine İstanbul'u konuşmaya başladık ya...
Şehrin 80 yıl öncesine dönüp bakayım, dedim...
Saatlerdir Refik Halit'in gazete yazılarına göz atıyorum, takılıp kaldım...
***
Sonbaharı bir türlü doğru düzgün konuşamadık, değil miAktüel olayların baskısı artık bütün ilgilerimizin üzerinden silindir gibi geçiyor...
Geçen gün Kanlıca İskender Paşa Cami avlusunun mermer zemininin hazan yapraklarıyla kaplandığını görünce uyandım duruma...
***
Ah! Bir de "dünyanın sonbaharı" var; sanki insanlığın da yaprakları dökülüyor, ruhumuz da derin bir ürperiş ki, hiç o konuyu açmayayım...En iyisi yine Refik Halit'e dönmek...
Bakınız, ne güzel anlatıyor İstanbul ile sonbaharın ilişkisini..., "İstanbul, ancak sonbaharda kendine gelir, kendi rengini, kendi sesini bulur; duru ve ahenkli olur." Bizler farkında mıyız bunun
***
"Gökyüzünün ve denizin dinlendirici maviliğini başka hiçbir mevsimde daha vuzuhla ve zevkle göremezsiniz...Sonbaharda (dikkat etmiş olmalısınız ) sesleri de daha yakından, tanini ve ahengi bozulmadan, bozulmak şöyle dursun, bestelenerek gene büyük bir vuzuhla duyarız; manasını daha iyi kavrarız.

2