Geldi işte!
Eylül...
Ve onsuz nasıl yaşayacağımızı bilemediğimiz bir sevgili gibi yaz yine ağır ağır terk ediyor bizi...
***
Yavaşlık hissi bitiyor ama hızlanmaya da daha çok var...Başımıza buyruk havalarımız çekip gidiyor, sorumluluklar (ofis, okul, krediler, gelecek diye bir şeyin varlığı, vd.) hatırlanıyor ama hemen havaya girmenin de alemi yok...
Ah kentin boş caddeleri, hızla akan otoyollar bir iki gün içinde geçmişten bir hatıraya dönüşüyor ama trafikten nefret etmek için henüz erken...
***
Evet! İnternette yıllardır dolaşıp duran o söz benim sözüm ve dibine kadar doğrudur; fikrim hiç değişmedi: Eylül bir ay değil, bir aylık ayrı bir mevsimdir...Ne öncesi, ne de sonrası ona benzer, tadını çıkartabilsek ne iyi olur.
***
Şimdi marketlerin sebze/meyve standları mevsimleri ve ayları unutturmak üzereler ama hafızamız direniyor...Eylül...
Üzümün, incirin...
Semizotunun, bamyanın mevsimi...
***
Cahit Sıtkı Tarancı'nın "üç mevsim güneşin seyrine dalar" dediği çocuklardandım ben...Güneşe ulaşmak diliyle camların üzerindeki buğuyu yalayan çocuklardan...
Şimdi kendime ve benim gibilere diyorum ki...
Şunun şurasında kaç gün daha var ki...
Bırakalım onu bunu...
Eylül güneşinin değerini bilelim.
***
Yaşlandım ya, hep geçmişe gidiyor aklım...Ben henüz emeklerken, sonra çocukken, sonra delikanlıyken inatla popüler kalan bir şarkı vardı...
Peppino Di Capri'nin "Melancolie in Settembre/ Eylül'de Melankoli"si...
Eylül geldi mi radyolarda dönüp dururdu...
"Eylül geldi, bekleme beni, bu benim için bir son" diyordu şarkı...

8