Çok şey değişiyor ama bazıları hep aynı

"Ne Meşrutiyet'e aldırmıştı,
ne Otuz Bir Mart Vakası'na,
ne de sonraki fırkacılığa...
Dünya umurunda değildi, onun yemeğine dokunulmasın; çarşı, pazar kapanmasın da isterse kan gövdeyi götürsün...
İstanbul cayır cayır ateşte yansın, Rıza Efendi turfanda enginar buldurmuş, zeytinyağlısını yaptırıyor...
Babıâli baskınında hindi doldurtuyor, kadayıf pişirtiyordu."

***

Bugünlerde yine Refik Halit Karay okumaya döndüm...
Bambaşka bir lezzeti vardır Refik Halit'in satırlarının, tekrar tekrar okumak istersiniz...
Her seferinde zihninizi açar, beklenmedik ayrıntılara dikkatinizi çeker, insanoğluna daha yakından baktırır...
Dün akşamdan beri de elimde "İstanbul'un Bir Yüzü" var.
İlk romanı...
Önce 1920'de "İstanbul'un İç Yüzü" diye basılmış...
Roman mı tam olarak Tartışılır. Olay örgüsü zayıf ama anlattıkları ders gibi...
Okurken "Dönemler gelir geçer, insanlar değişmez" diye düşünüyor insan...
Hele sosyal sınıf özellikleri ve geçiş dönemlerinin "türedi" tipleri hep aynı...
Girişte alıntıladığım savaş zengini Rıza Bey mesela...
Ne kadar tanıdık!

***

Bir de Ali Bey var anlattıkları arasında...
Ayrı âlem!
Şöyle anlatıyor Refik Halit:
"Harbin ilanından önce talih hiç yüzüne gülmemiş, kırk yaşına kadar yakası sefaletten, musibetten kurtulamamıştı.
Hey gidi talih, hey gidi harp...
Meğer gün gelir kalay altından da pahalıya satılırmış...
Otuz iki kuruştan alınan şey iki bin sekiz yüz elli kuruştan gitmiş, Ali Bey zenginleşmiş, askeri müteahhitler arasına katılmıştı..."

***

İsmet Hanım