Ait olduğumuz manzaralar

Birdenbire şehrin kalabalıklarından uzaklaşıp kaybolmuş, Akdeniz çamlarının arasında kilometrelerce uzanan patikalarda saatlerce dolaşmıştım...
İlkbaharı selamlayan şebboylar başımı döndürmüştü...
İki bin yıllık kalıntılarla doluydu her yer...
Bense aşklardan çıkmıştım...
İnançsız umutlara kırılmış, kariyer lafına tutkuyla bağlanmış proje manyaklarına sırtımı dönmüş, uçağa atladığım gibi buralara gelmiştim...
Lakin ne aradığımı bilmiyordum...
Sadece yürümek istiyordum...

***

Derken...
O günden yıllar sonra...
Aynı sahneye bir kitapta rastladım...
Meleksi yüzü ve narin parmaklarıyla beni kendine bağlayan Fransız piyanist Helene Grimaud'nun "Özel Dersler" adlı otobiyografik kitabında...
Değerli müzisyen birdenbire her şeyi bırakıp uçağa atladığı gibi Roma'ya gelmiş, şehrin tepelerinde, korularında, yıkıntılarında dolaşmış ve sonra Navona'ya dönüp basit bir restoranda "spaghetti alla vongole"sini yemişti.
Ben her zaman, tamamen Roma'ya özgü "cacio e pepe"ciydim...
Basitçe makarna ve pecorino peyniri, biraz da karabiber; hepsi o kadar ama bir tür huzur; yemek eyleminin içine saklanmış sükûnet...
Nedendi bütün bunlar peki
Şöyle diyordu Grimaud:
"Bazen şehrin en kalabalık yerlerinde veya çeperinde, bir dağ başında aradığımızı bulacağımızı hisseder ve oraya doğru sürükleniriz.
Sadece bize ait bir manzaradır aradığımız...
Bizim manzaramız...
Ait olduğumuz ahenk..."

***

Benim bazen Kanlıca'da, bazen Eyüp'te, ara ara Sultanahmet Meydanı'nın arka sokaklarında arayıp bulduğum şey...