"Kökünü kaybeden Avrupa"

Şu sıralar Oswald Spengler'in Batı'nın Çöküşü eserini yeniden okuyorum. Yüz yıl önce yazılmış bu kitap, Avrupa'nın bugünkü ayaklanmalarını anlamak için güçlü bir kapı açıyor. Fransa'da öğrenciler, işçiler ve hayat pahalılığına sıkışan aileler; İtalya'da geçim derdiyle sokağa çıkanlar; İspanya ve Portekiz'de ev bulamayan gençler... Meydanlarda ayrı diller konuşuluyor, aynı gelecek kaygısı duyuluyor.

Spengler, kültürün canlı bağlarını yitirip medeniyete dönüştüğü son evrede tarihin birkaç büyük şehirde toplandığını anlatır: "Bir dünya yerine... bir şehir, bir nokta." Bu şehir büyürken taşra kurur; karar merkezleri uzaklaştıkça insan kendi hayatında söz sahibi olma duygusunu kaybeder. Bugünün Avrupa'sında metropol, yalnızca kalabalık caddeler ve yüksek binalar değildir. Sermayenin, siyasetin ve gündelik hayatın birbirinden koptuğu yerdir.

Spengler'in "Dünya tarihi şehir tarihidir" sözü, bugünün Avrupa'sında başka bir anlam kazanıyor. Dünya şehri insanı toprağından, hafızasından ve komşusundan koparıyor. Deleuze'ün köksapı, kökü ve merkezi olmayan bir yayılma biçimini düşüncenin imkânı olarak öne çıkarıyor. Foucault'nun çözümlemeleri de hakikati sabit bir zeminde aramak yerine, onu iktidar ve bilgi ilişkilerinin içinde izliyor. Bu düşünsel iklimde kök, bağ ve ortak hakikat şüpheyle karşılanırken akış, parçalanma ve geçicilik öne çıkıyor. Köksüzlük önce fikirde yerleşiyor, sonra şehir hayatına ve siyasete siniyor.

Spengler'in kısa hükmü, bu düzenin iktisadını da anlatıyor: "Akıl yapar, para ise yönetir." Finans çevrelerinden devlet yönetimine uzanan kariyerler Avrupa siyasetinin yönünü gösteriyor. Macron Rothschild yatırım bankasında çalıştı; Friedrich Merz, BlackRock'ın Almanya'daki yapılanmasının yönetim kurulu başkanlığını yürüttü. Bu geçmişler tek başına kararların açıklaması sayılmaz; ama siyasetin hangi dünyanın diliyle konuştuğunu gösterir. Fransa'da ağır borç yükü ve parçalanmış parlamento, hükümetin toplumsal taleplere cevap verme gücünü daraltıyor.

Avrupa'nın ekonomik ve siyasi krizi yapısaldır. Pahalılık, barınma sorunu, gerileyen kamu hizmetleri ve geleceksizlik aynı yerde buluşuyor. Yönetici çok; topluma yön verecek devlet adamı az. Makam koltukları dolu, devlet adamı koltuğu boş. Bu boşlukta aşırı sağ, birikmiş öfkeye kolay hedefler gösteriyor; geçim derdini göçmenle, işsizliği yabancıyla açıklıyor.