Yazar, Şanlıurfa ve Kahramanmaraş gibi olayların ardında ekran bağımlılığı ve eğitim sisteminin birleştiği bir çözülme olduğunu savunarak, çocukların yüzeysel uyarılarla kaplı zihinlerde büyüdüğünü iddia ediyor. Suçu bireyler yerine aile, okul ve toplum yapısının zayıflamasında görüyor, ama bu sistem sorununun çözümü gerçekten de şu an takip edilen yöntemlerde mi yatıyor?
Önce Şanlıurfa, sonra Kahramanmaraş...
İsimler değişiyor, acı aynı kalıyor.
Yüreğimiz yangın yeri.
Bu tür hadiseler, bir haber başlığı gibi okunup geçilecek cinsten değildir.
Bir anlık öfke, bir anlık taşkınlık diye geçiştirilecek bir tabloyla karşı karşıya değiliz.
Ortada, uzun zamandır biriken, görmezden gelinen, üstü örtülen bir çözülme var; yavaş ilerleyen ama derinleşen, sessizce büyüyen ve nihayet bir gün kendini acı bir şekilde hatırlatan bir çözülme...
Çocuklar artık yalnız büyümüyor; ama doğru zeminde de büyümüyor.
Etrafları kalabalık, zihinleri gürültülü, kalpleri yorgun.
Ekranların içinde kurulan o hızlı, parlak ve sahte dünya; duyguları hızlandırıyor, tepkileri keskinleştiriyor, sınırları eritiyor.
Bir görüntü, bir yorum, bir anlık öfke...
Hepsi saniyeler içinde akıp gidiyor.
Ama o akışın bıraktığı tortu, zihinlerde birikiyor.
John Taylor Gatto yıllar önce şunu söylüyordu:
"Modern eğitim sistemi çocukları düşünmeye değil, uyum sağlamaya zorlar."
Bugün bu cümle, ekran bağımlılığıyla birlikte çok daha ağır bir karşılık buluyor.
Çünkü artık uyum sağlanan şey yalnızca bir eğitim düzeni değil; sürekli akan, hiç durmayan bir dijital akış.
Ekrana uyum sağlayan ama hayatı anlamayan, gerçeklikten kopan bir zihin, parmağının ucunda akan içeriklere teslim olur.
Her bildirim, her video, her kaydırma hareketi; düşüncenin yerini tepkilere bırakır.
Düşünmeyen, sorgulamayan, iç muhasebesi zayıf bir genç; yalnızca dışarıdan gelen etkilere açık kalmaz, aynı zamanda o etkilerin hızına da mahkûm olur.
Ekran bağımlılığı tam da burada devreye girer: zihni sürekli uyarır, ama derinleşmesine izin vermez ve nihayet bir idrak yitimi yaşanır.
Sonuçta ortaya çıkan tablo şudur:
Uyum sağlayan ama yönünü kaybeden, bağlantısı güçlü ama anlamı zayıf, sürekli uyarılan ama giderek daha az düşünen bir nesil...
İyi ile kötünün, gerçek ile kurgunun arasındaki mesafe daraldıkça zihin bulanıyor, kalp yoruluyor.
Hayat, geri alınabilir bir sahne gibi algılanıyor.
Oysa gerçek hayatın geri tuşu yok.
Bir anlık taşkınlık, bir ömürlük pişmanlığa dönüşüyor.

5