Geleceği borçlanmak

Dünya, tarihinin en büyük borç yükünü taşıyor. Küresel borç stoku 2026'nın ilk çeyreğinde 353 trilyon dolara ulaştı. Dünya ekonomisinin ürettiği gelirin üç katından fazla. Böylesine büyük rakamlar çoğu zaman insanın muhakemesini uyuşturuyor. Oysa mesele borcun hacmi değil. Hangi yatırımı beslediği... Hangi gelire yaslandığı... Daha doğrusu, henüz kazanılmamış hangi paranın bugünden harcandığı.

Uzun yıllar borçla üretim arasında görece de olsa bir denge vardı. Kredi alınır, fabrika kurulurdu. Liman büyür, demiryolu uzar, enerji santrali yükselirdi. Üretim arttıkça borç çevrilir, borç çevrildikçe ekonomi büyürdü. Bugün aynı ilişki giderek zayıflıyor. Borç, üretilmiş değeri büyütmekten çok gelecekte elde edilmesi umulan değeri finanse ediyor.

Elbette, finansın güç kazanması yeni değil; son kırk yıldır değişen, finansın üretimle kurduğu bağ. Kredi giderek fabrikaya değil, varlık fiyatlarına ve gelecekte oluşacağı varsayılan kazançlara akıyor. Bilançolar şişiyor, finansal servet büyüyor; reel ekonomi aynı hızla ilerlemiyor. Geleceğin geliri, bugünün muhasebesine yazılıyor.

Söz gelimi yapay zekâ yarışı bunun en görünür örneği. Teknoloji devleri yüz milyarlarca dolarlık veri merkezleri kuruyor, enerji şirketlerine ortak oluyor, yeni nesil işlemciler için devasa siparişler veriyor. Çünkü yapay zekâ yalnızca yazılımdan ibaret değil; elektriğin, bakırın, suyun ve çipin üzerinde yükselen ağır bir yatırım. Fakat asıl dikkat çekici olan teknoloji değil, onu finanse etme biçimi. On beş yıllık kredilerle kurulan veri merkezlerinin içindeki işlemciler birkaç yıl sonra eskiyor. Bugünkü borç, henüz doğmamış kullanıcıların ve henüz gerçekleşmemiş kârların üzerine inşa ediliyor. Finans, üretimi değil beklentiyi satın alıyor.

Tabi beklenti gerçekle buluştuğu sürece sistem işler. Aradaki mesafe açıldığında ise geriye yalnızca çevrilmesi gereken borç kalır. Son yıllarda teknoloji şirketlerinin piyasa değerleriyle gelirleri arasındaki makasın büyümesi de bunun işareti. Her yeni yatırım daha fazla kredi, her yeni kredi daha fazla faiz yükü doğuruyor. Borç, üretimin sonucu olmaktan çıkıp üretimin ön şartına dönüşüyor.

Döngünün en ağır faturası da gelişmekte olan ülkelere çıkıyor. Rezerv para basamayan ekonomiler, Amerikan faizindeki her artışı kendi bütçelerinde hissediyor. Sermaye güvenli limanlara döndükçe yerel paralar değer kaybediyor; enerji ithalatını finanse etmek, dış borcu çevirmek ve büyümeyi korumak aynı anda zorlaşıyor.