Emperyalizme karşı Bediüzzaman ve Kur'ân

On dokuzuncu ve yirminci asır, Batı emperyalizminin atağa kalkarak bütün Asya ve Afrika'yı sömürgeleştirdiği karanlık ve dehşetli bir felâket dönemidir.

Emperyalistler, Amerika'daki yerliler gibi tamamen yok edemeyeceklerini iyi bildikleri eski ve köklü İslâm milletlerini, kendi kontrollerindeki itaatkâr yöneticiler eliyle tahakküm altına almak istiyorlardı.

Osmanlı idaresi ise İngiliz, Fransız, Rus ve Alman güç dengelerini birbirine karşı kullanarak devletin bekasını ve hâkimiyetini muhafaza etmeye çabalıyordu. Uzakdoğu'da rekabeti bırakıp paylaşıma giden sömürgeci güçler, nihayetinde aralarındaki ihtilâflara son verip Osmanlı'yı da paylaşma planında birleştiler.

Ancak bu hedeflerinin önünde büyük bir engel vardı: İslâm dini. Sömürgeciliğe karşı boyun eğmemeyi ve izzeti emreden bu ulvî inanç, en büyük engelleriydi. Bin üç yüz senedir Kur'ân ile dünyaya hükmeden bir millet birkaç savaşla yok edilemezdi. Nitekim İngiliz Sömürgeler Bakanı meşhur konuşmasında eline Kur'ân'ı alarak, "Bu Kur'ân Müslümanların elinde olduğu müddetçe biz onlara hakiki hâkim olamayız" (Tarihçe-i Hayat, s. 81.) diyerek Kur'ân ve İslam'ı hedef göstermişti.

Bilindiği gibi Birinci Cihan Harbi neticesinde iki önemli cephede mağlup olmuştuk. Rusların çekilmesiyle sadece İngilizlerle savaştığımız Güney cephesi kalmıştı. Ardından galipler İstanbul'u işgal ettiler. Hedefleri büyüktü: Musul, Kerkük ve Batum gibi mühim petrol kaynaklarına el koymak, askerî gücümüzü sınırlandırmak ve İslâm dünyasını birbirine bağlayan ve sömürgeciliği zorlaştıran Hilâfet makamını ve İslami değerleri ortadan kaldırmaktı. Beyoğlu'nun lüks otellerinde görüşmeler yürütülürken, bilhassa bazı komutanların da orada bulunması oldukça manidardı.

Anadolu'da Misak-ı Millî ilan edilip müdafaa teşkilatları kurularak direniş başlarken, paniğe kapılan İngilizler planlarını güncellediler. Tam da bu karanlık günlerde, Kafkas cephesinde Ruslara karşı gönüllü alay komutanı olarak savaşan ve çok sayıda talebesini şehit veren Bediüzzaman Said Nursî, esaretten dönerek İstanbul'a geldi. O, bu sömürgeci pazarlıklara karşı İslâm'ın sesi oldu. Batı emperyalizminin adeta kalbine vurduğu "Hutuvât-ı Sitte" adlı muazzam eserini kaleme alıp dağıttı. İngilizlerin verdiği idam kararına rağmen davasından taviz vermeyerek mücadeleye devam etti.