Suriye'de yaşananları hâlâ büyük bir "küresel senaryo", önceden yazılmış bir "teslimiyet planı" ya da mutlak bir dış komployla açıklama kolaycılığı, gerçeği anlamamıza değil, ondan kaçmamıza yarıyor. Oysa Şam'ın düşüşü ne bir gecelik bir operasyondu ne de bir düğmeye basılmasıyla gerçekleşti. Ortada bir sonuç varsa, bu sonucun zemini yıllar boyunca adım adım oluşmuştu.
Rejim, askeri olarak ayakta görünse bile çok daha önce toplumsal meşruiyetini kaybetmişti. Milyonlarca insanı yerinden eden, şehirleri yıkan, halkıyla arasına onarılamaz bir mesafe koyan bir iktidarın çökmesi kaçınılmazdı. 2011'den sonra yaşananlar, bastırılmış bir öfkenin ve tükenmişliğin gecikmiş patlamasından başka bir şey değildi.
Bugün geriye dönüp bakıldığında daha net görüyoruz: Suriye rejimi hiçbir zaman tek başına ayakta duran bir yapı değildi. Onu ayakta tutan direkler vardı; İran, Hizbullah ve Rusya. Bu direkler çekildiğinde ya da zayıfladığında, yapının kendi ağırlığıyla çökeceği açıktı. Hizbullah Siyonist İsrail karşısında ağır darbeler almıştı, İran hem ekonomik hem askeri olarak yıpranmıştı, Rusya ise Ukrayna cephesine saplanmıştı. Destek veren aktörler artık bu yükü taşımak istemiyordu. Bu tablo bir "teslimiyet anlaşması"na değil, destek iradesinin çözülmesiyle oluşan bir boşluğa işaret ediyordu.
Ancak Robert F. Worth, New Yorker'da yayımlanan kapsamlı analizinde, bu tablodan çok daha rahatsız edici bir gerçeğe işaret etmekteydi. Ona göre rejimi asıl çökerten Beşşar Esad'ın bizzat kendisiydi. Robert F. Worth'a göre Esad, son ana kadar elinde bulunan fırsatları görmezden gelen, kibirle geri çeviren, gerçeklikle bağını koparmış bir lider profiliydi… Worth'un görüştüğü saray mensupları ve eski müttefikler, Esad'ın nasıl bir fanus içinde yaşadığını, ülkenin gerçeklerinden ne denli koptuğunu açık bir biçimde anlatmaktaydı.
Beşar Esad, ekonomi çökerken, askerler açlık sınırının altına düşerken, rejimi bir narko-devlete dönüştürerek ayakta kalmaya çalıştı. Körfez ülkelerinin araladığı kapıları bir bir kapattı. Batı, bir şekilde kendsiyle temas aradı ama yanaşmadı. Türkiye defalarca siyasi geçiş ve mültecilerin dönüşü için diyalog çağrısı yaptı. Hatta ABD, kayıp bir gazeteci üzerinden Esad'a uluslararası meşruiyet sağlayabilecek bir pazarlık imkânı sundu. Tüm bunların hepsi reddedildi. Çünkü Esad için iktidarı paylaşmak ya da sınırlamak mümkün olamazdı. Bu durum, devletin selametinden de önce gelen kişisel bir meseleydi. İktidarını koruma refleksi, devleti kurtarma ihtiyacının önüne geçmişti.
Bölgedeki hiçbir aktör, ani ve kontrolsüz bir çöküş istemiyordu. Esad'ın zayıf ama öngörülebilir varlığı, birçok başkent için kaotik bir boşluktan daha az riskliydi. Ne var ki Esad bu durumu da yanlış okudu; sessiz toleransı kendisine muhtaç olunduğu şeklinde değerlendirdi; kendisini vazgeçilmez zannetti. Oysa rejim, içeriden boşalmış bir kabuktan ibaretti. Maaşını alamayan, savaşma iradesini yitirmiş bir ordunun ilk ciddi sarsıntıda dağılması kaçınılmazdı.

26