Değişen dünya, değişmeyen ittifak

Hamza Er
Bugün
28

Ankara, 7-8 Temmuz tarihlerinde NATO'nun 36. Liderler Zirvesi'ne ev sahipliği yaptı. Zirvenin en dikkat çekici başlığı ise son dönemde sıkça dile getirilen "NATO 3.0" kavramı. İlk bakışta bu ifade, ittifakın askerî kapasitesini güçlendirmeye yönelik teknik bir güncelleme gibi algılanabilir. Oysa mesele bundan çok daha derin... NATO 3.0, yalnızca yeni bir savunma konsepti değil; değişen küresel güç dengelerine Batı'nın verdiği yeni cevabın adıdır.

Bugün NATO'nun neden yeniden kendisini tanımlama ihtiyacı hissettiğini anlayabilmek için önce geriye dönüp ittifakın geçirdiği dönüşümlere bakmak gerekiyor.

İlk dönem olarak tanımlanan NATO 1.0, 1949'da Sovyetler Birliği'nin öncülüğündeki Doğu Bloku'na karşı kuruldu. Soğuk Savaş boyunca temel hedef, komünizmin Avrupa'da yayılmasını engellemek ve ABD'nin güvenlik şemsiyesi altında Batı dünyasını bir arada tutmaktı. İki kutuplu dünya düzeninde NATO, yalnızca askerî bir ittifak değil, aynı zamanda Batı'nın ideolojik ve siyasi birlik projesiydi. Dikkat edelim; NATO sadece bir askeri savunma gücü değil, coğrafyamızı siyasi, kültürel, ekonomik olarak dizayn etmeye çalışan sömürgeci zihnin koçbaşıydı.

1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla NATO'nun kuruluş gerekçesi de fiilen ortadan kalkmıştı. Komünizm tehdidine karşı kurulan bir ittifakın, tehdit ortadan kalktıktan sonra tarih sahnesinden çekilmesi beklenirdi. Fakat bunun yerine NATO yeni bir misyon arayışına girdi. Soğuk Savaş boyunca "kızıl tehlike" söylemiyle şekillenen güvenlik anlayışı, yerini zamanla "yeşil tehlike" olarak adlandırılan yeni bir tehdide bıraktı. Onlara göre bu İslam'dı...

Dönemin İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher'ın bu doğrultudaki açıklamaları, Batı'nın güvenlik paradigmasındaki değişimin sembollerinden biri olarak hafızalara kazındı. Ardından geliştirilen bölgesel projeler, askerî müdahaleler ve güvenlik politikaları da bu yeni yaklaşımın izlerini taşıdı. İslamofobi söyleminin giderek artırılması ve birçok darbeye ve vekâlet savaşına verilen destek bu dönüşümün farklı yansımalarıydı.

Afganistan'dan Balkanlar'a, Irak'tan Libya'ya kadar uzanan müdahaleler, NATO 2.0 olarak adlandırılan yeni dönemin karakterini oluşturdu. Artık tehdit yalnızca belirli bir devlet değildi. "Uluslararası terörizm", "Demokrasi Getireceğiz", "istikrarsız bölgeler" ve "küresel güvenlik" gibi süslü ve çekici tanımlamalarla Ortadoğu olarak bilenen coğrafyamız ve filizlenmesi risk görülen İslami potansiyel hedefteydi artık. İşgaller, dökülen kanlar, yağmalanan değerler, Guantanamolar, Ebu Gureybler son 35 yılık dönemde yaşandı. Coğrafyamızın etnik, dini ve mezhebi olarak kamplaştırılması ve kağıt üzerinde yeni alanlara bölünmesi de NATO 2.0'ın eseriydi.

NATO çökerse kapitalizm en önemli dayanağını kaybeder. Bu sebeple bugün, üçüncü büyük dönüşüm konuşuluyor. NATO 3.0, Rusya-Ukrayna savaşı, Çin'in yükselişi, yapay zekâ, siber saldırılar ve küresel güç rekabetinin yeniden sertleştiği bir dönemin ürünü olarak görülüyor. Bu yeni modelde ABD, güvenlik yükünün önemli bir kısmını Avrupa'ya devretmek istiyor. Donald Trump'ın müttefik ülkelerin savunma harcamalarını gayrisafi yurt içi hasılalarının yüzde 2'sinden yüzde 5'ine çıkarma çağrısı da bu stratejinin en açık göstergesi. Washington artık Avrupa'nın kendi güvenliğinin maliyetini daha fazla üstlenmesini, kendisinin ise Çin merkezli Asya-Pasifik rekabetine yoğunlaşmasını hedefliyor.