Ateşkes mi, mola mı

Hamza Er
Bugün
37

ABD Başkanı Donald Trump'ın duyurduğu ve önümüzdeki günlerde resmiyet kazanması beklenen ABD-İran mutabakatı, Ortadoğu'da yeni bir dönemin başlayıp başlamadığı tartışmalarını da beraberinde getirdi. Gördüğümüz kadarıyla, karşımızda kapsamlı bir nihai barış anlaşması değil, önümüzdeki 60 günü şekillendirecek "çerçeve metin" bulunuyor.

ABD ile İran arasında varıldığı açıklanan mutabakatın maddelerine bakıldığında, savaşın başında ortaya konulan hedeflerin büyük bölümünün gerçekleşmediği görülüyor. İran rejimi yerinde duruyor. Devrim Muhafızları tasfiye edilmiş değil. İran'ın bölgesel nüfuzu tamamen ortadan kaldırılmış değil.

14 maddelik bu mutabakatın can damarını Lübnan dâhil tüm cephelerde savaşın derhal durdurulması, ABD'nin deniz ablukasını kaldırması ve Hürmüz Boğazı'nın 30 gün içinde tam kapasiteyle uluslararası ticarete açılması oluşturuyor. İran ekonomisinin yeniden canlandırılmasına yönelik 300 milyar dolarlık bir finansman planı, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve yaptırımların aşamalı olarak kaldırılması gibi çarpıcı bir madde de anlaşmada yer alıyor.

Şüphesiz bu anlaşmayı İran'ın mutlak zaferi olarak değerlendirmek de gerçekçi olmaz. Çünkü Tahran yönetimi de ağır bir maliyet ödedi. Özellikle Hürmüz Boğazı etrafında yaşanan gerilim ve ABD'nin uyguladığı baskılar İran ekonomisini ciddi biçimde zorladı. Ülke, uzun süredir karşı karşıya olduğu yaptırımların yanı sıra yeni ekonomik risklerle de yüzleşmek zorunda kaldı. Dolayısıyla İran'ın masaya güçlü bir konumda oturduğunu söylemek kadar, masaya oturmaya mecbur kaldığını da söylemek gerekir.

Ancak bütün bunlara rağmen savaşın sonunda ortaya çıkan manzara, Trump yönetiminin söylemleriyle ciddi bir çelişki oluşturuyor. Çünkü Washington başlangıçta ilan ettiği hedeflerin çok daha gerisinde bir noktada bulunuyor. Rejim değişikliği söyleminden, karşılıklı saldırıların durdurulmasını hedefleyen bir mutabakata gelinmiş olması bile başlı başına önemli bir göstergedir.

Belki de bu sürecin en dikkat çekici tarafı işgalci güç olan İsrail'de ortaya çıkan rahatsızlıktır. İsrail muhalefetinden gelen açıklamalar, anlaşmanın Tel Aviv'de büyük bir memnuniyet üretmediğini açıkça gösteriyor. Soykırım suçlusu Netanyahu hükümeti yıllardır İran tehdidini İsrail'in dış güvenlik politikasının merkezine yerleştirdi. Gazze'den Lübnan'a, Suriye'den Irak'a kadar birçok dosya bu stratejinin parçası olarak ele alındı. Ancak bugün gelinen noktada İsrail kamuoyunda yükselen eleştiriler, vaat edilen "mutlak zafer" ile ortaya çıkan sonuç arasında ciddi bir fark bulunduğunu gösteriyor.

Daha da önemlisi, İsrail'in anlaşmanın bazı maddelerini tanımayacağını ve Lübnan'daki operasyonlarını sürdüreceğini açıklaması, mutabakatın daha ilk gününden kırılgan bir zeminde durduğunu ortaya koyuyor. Eğer bir anlaşmanın taraflarından biri sahada farklı davranacağını ilan ediyorsa, o anlaşmanın kalıcılığı konusunda soru işaretleri oluşması kaçınılmazdır.