ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırıları Ortadoğu'yu bir kez daha ateş çemberine sürükledi. Hastanelerin vurulduğu, çocukların hedef alındığı, savaşın en temel kurallarının dahi hiçe sayıldığı bir tabloyla karşı karşıyayız. Böylesi bir dönemde insanın ilk refleksi, en azından insanlık adına bir vicdan cümlesi kurmak olmalı.
Ne var ki, çevremizde gürültüsü bol bazı kesimlerce verilen ilginç tepkilere de tanık olduk. Savaşın ilk günlerinden itibaren İran'ın Siyonist hedeflere attığı füzeleri küçümseyenleri gördük. Ardından Siyonist ve emperyalist katillerce hedef alınarak katledilen İranlı lider kadrolar hakkında neşeli, kahkahalı yorumlar sosyal medyada dolaşıma sokuldu.
Bu görüntüler, sadece siyasi bir pozisyonun değil, aynı zamanda ciddi bir ahlaki çürümenin de işaretiydi. Okulların, hastanelerin, spor salonlarının vurulması ve Hindistan yönetiminin ihbarıyla tatbikattan dönen denizcilerin katledilmesi gibi trajediler, bu söylemlerin değişimine etki etmedi. Savaşın vahşeti karşısında bile üslubunu bu kadar hoyratlaştıran bir zihnin, aslında kendi iç dünyasındaki karanlığı ele verdiğini söylemek hiç de zor değil.
Cümleleri hep aynıydı: "Karşıyız, evet üzülüyoruz ama…" O "ama"dan sonra gelen her söz, vicdanın değil, şartlı bir ideolojik refleksin itirafıydı aslında. Çünkü siyonist vahşet karşısında ve masumların kanı üzerinden kurulan hiçbir "ama" cümlesi ahlaki değildi.
Böyle bir atmosferde bu kesimler hız kesmeden yeni bir cephe daha açtılar. Sandıklardan bazı fikir ve düşünce adamlarının sözlerini ve eserlerini çıkarıp adeta otopsi yapmaya başladılar.
Sosyal medya ortamında parlatılmış bazı figürler üzerinden düşünce ve fikir dünyasının önemli isimleriyle ilgili yüzeysel yorumlar bilinçli şekilde yaygınlaştırıldı. Bağlamından koparılmış birkaç alıntı, birkaç slogan ve bol miktarda cehalet… Düşünceyle hesaplaşmak yerine düşünceyi karikatürize eden bir gürültü… Eserleri ellerine alıp didiklemek; onu indirgemeci ve yüzeysel yorumlarla itibarsızlaştırmaya çalışmak…
Bu elbette entelektüel bir tartışma değildi. Eleştiri ile nefret, analiz ile çığırtkanlık arasında ciddi bir fark vardı. Düşünceyle kavga etmek için önce düşüncenin ne söylediğini iyice anlamak gerekirdi. Ayrıca tanıdık olan bu yöntemin zamanlaması da oldukça manidardı.
Kipalı değil, siyah sarıklı başlardan ülkemize balistik füze gelebileceği korkusunu işlemeyi ve İran ziyareti sırasında bir taksi şoförünün söylediği iddia edilen marjinal bir sözü tam da bugünlerde dolaşıma sokmayı kimse rastlantıyla açıklayamaz. Çirkin bir ifadeyi toplumun bütününe mâl ettiğinizde propaganda üretmiş olursunuz.
Bugünkü meselemiz, İslam'ın Sünni ve Şii yorumları arasındaki ihtilaflı konular değildir. Hz. Muhammed (s)'in vefatından sonra halifelik sırasının nasıl olması gerektiğini konuşmak da değildir. Hz. Muhammed (s)'in dava arkadaşları olan Ali ve Muaviye arasında tarihin bir döneminde yaşanmış siyasi sorunların değerlendirilmesi hiç değildir.
Bugünkü konumuz, İran'ın bölgemizde, özellikle Suriye'de son on beş yılda işlediği suçlar ve yaptığı hataların analizi de değildir. Bunun değerlendirilmesi ayrı bir zeminde her zaman yapılabilir, yapılmalıdır da… Ama Siyonist-emperyalist çete önce Gazze'ye, Lübnan'a, şimdi de İran'a tebelleş olmuşken değil. Bölgemizde çocuklarımızın, bizim insanımızın kanı akıyorken olmaz… Mesele bir fikri, bir siyaseti savunmak ya da eleştirmek değil, hangi zeminde konuşmayı seçtiğimizdir.

19