Tarihte dine yön verenler İmâm Ahmed bin Hanbel (vefât 31 Temmuz 855)

Kısa sürede yine birbirinden kıymetli âlimlerden; başta en çok hadis yazdığı Vekî bin Cerrâh olmak üzere Süfyân bin Uyeyne, Yahyâ bin Saîd el-Kattân, Abdurrahman bin Mehdî, Abdürezzak bin Hemmam gibi âlimlere talebe olur. Sevgisine nâil olduğu hocalarından ayrı ayrı icâzetini alır.

Artık o, hadis ilmîne son derece vâkıf, on binlerce Hadis-i Şerif'i râvileriyle (rivâyet eden) birlikte ezbere bilen icâzetli bir âlimdir. Ancak içinde yine de bir eksiklik olduğunu hissetmektedir. Bu arada tavsiye üzerine mezhep imâmlarımızdan Muhammed Şâfî Hazretlerine gider. Maksadı kendisinden fıkıh ve usûl-ü fıkıh öğrenmektir.

Ancak Şâfî Hazretlerindeki mânevî derinliği görünce çok etkilenir. İçindeki mânevî eksikliği biraz daha hisseder. Muhammed Şâfî Hazretlerinin dizinin dibinden ayrılmaz. Sadece ders aldığı fıkıh konularıyla kalmaz, dağarcığındaki bütün hadisleri masaya yatırır ve anlamlarını yeniden öğrenmeye başlar.

Bu arada kendisini kınayanlar çıkar ortaya. Yönelttikleri, "On binlerce hadis'i ezberinde bilen sen, nasıl oluyor da Şâfî'den ders almak için karşısında diz çöküyorsun" gibi sorulara verdiği cevap, "Evet on binlerce hadis'i râvileriyle birlikte ezbere biliyorum, ancak mânâlarını o (Şâfî Hazretleri) biliyor" şeklinde olacaktır.

Gerçekten de Muhammed Şâfî Hazretleri zahiri bütün ilimlere vâkıf olmasına rağmen, o ilimlerin mânâsına ermeyi, öğrendikleriyle gerçek bir şekilde amel etmeyi intisab ettiği (bağlandığı) tasavvuf ehli Şeybân-ı Râi Hazretlerinden öğrenmiştir. Bu tasavvuf ilmidir, içine girmeden, yaşamadan öğrenilmeyen ayrı bir ilimdir.

Ahmed bin Hanbel Hazretleri bunu bizzat müşâhede etmiştir. Edeble karşısında diz çöktüğü Muhammed Şâfî Hazretleri de Şeybân-ı Râi Hazretleri karşısında bir eli diğerinin üzerinde âdabla ayakta bekliyor, mürşidi otur demeden oturmuyordu..

Ahmed bin Hanbel Hazretleri doğup büyüdüğü Bağdat'taki âlimlerden fazlasıyla istifâde ettiği gibi, bu konuda kendisini daha çok yetiştirmek üzere âlimlerin bulunduğu beldelere gitmeyi de ihmal etmez. İlk hedefinde 802 yılına kadar kalacağı Kûfe vardır. 799 ortalarında geldiği ardından gittiği Basra, Yemen, Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevvere, Şâm-ı Şerif, Halep ve Cezîre'ye gider.

Bunların en uzunu, en yorucusu ve en bereketlisi 813 yılında gidip, 814 yılında döndüğü Yemen yolculuğu olmuştur. Burada; Mâliki Mezhebinin imâmı Mâlik bin Enes'ten hadis, Süfyân es-Sevrî ve Hanefi mezhebinin imâmı İmâm Ebû Hanife'den fıkıh dersleri alan Abdurrezzak bin Hemmam'dan ders almak istemektedir.

Ancak Sana şehrine gidecek parası yoktur. Deve bakıcılığı şartıyla bir kervana katılır. Develerin yemini, suyunu tedarik edecek, deri sağlıklarını korumak ve parazitleri önlemek için sırtlarına katran karışımlı zeytinyağı sürecek hem de; namaz, yemek, uyku gibi ihtiyaçlarını giderecektir. Yol uzun ve meşakkatli olsa da ilim öğrenme aşkı onun dayanma gücünü artırmıştır. Nihayetinde Allah-û Teâlâ'nın "İlmi isteyene veririm" buyurduğu bu konudaki en hayırlı taliplilerden birisinin Ahmed bin Hanbel olduğu anlaşılacaktır. (Allah'ın lütfu keremiyle Ahmed bin Hanbel dört büyük mezhep imâmından biri olacaktır.)

Bu hâl kırk yaşına kadar böyle sürer. Kırkından sonra talebelik hayatı bitmiş, kendisi de hadis dersleri vermeye başlamıştır. Ama ne dersler.. Öyle zaman gelirdi ki ders halkalarından istifâde edenlerin sayısı binleri bulur, beş bine ulaşırdı.

Bu durum; 813 yılında hilafet makamına gelen, Abbâsî Halifesi Me'mûn'un (813-833), görevinin sonlarına doğru sapık mu'tezile fikrinin tesiri altında kalarak aldığı âni bir kararla devrin âlimlerini Kur'an'ın mahlûk olduğu görüşünü kabul etmeye çağırmasına kadar devam etti.

Bazı âlimler önceleri Kur'an'ın mahlûk olmadığını söylemekle beraber işkence ile tehdit edildikleri zaman halifenin zulmüne uğramamak için onun arzusuna uygun cevap verdiler; fakat o, bu görüşü benimsemediğini açıkça belirttikten sonra da sözlerinin arkasında durdu. Bu konudaki ısrarı zindana atılmasına sebep oldu.

Fakat o yılmadı, susmadı. Üstelik hapis ve işkencelerden kurtulmak için halifenin görüşünü kabul eder gibi görünmesini isteyen ilim erbâbına gönül koydu. İmâm Ahmed bin Hanbel'e göre âlim gerçekleri söylemekten kaçınamazdı. Bu durum Allah katında büyük bir vebâldi.

833 yılında Halife, Kur'an mahluk olamaz düşüncesinde ısrar eden ve bunu delilleriyle ortaya koyan Ahmed bin Hanbel ile görüşmek istediğini belirtince, Ahmed bin Hanbel zincirlere vurularak Bağdat'tan o sıralar Halife'nin hava değişimi için bulunduğu Tarsus'a gönderilir. Ancak Rakka'ya vardıklarında halifenin ölüm haberi gelince geri döndürülerek yeniden zindana konur.

Yeni halife Mu'tasım Billah'ın da abisinden farkı yoktur. Hatta ondan da ileri giderek imâmı hergün işkenceye tâbi tutulması talimatı verir. İşkence, hergün belirli aralıklarla kırbaçlamalarla devam eder. Ancak kırbaç darbeleri altında inlediği halde orucunu dâhi bozmaz. Bunun üzerine halife, İmâmı huzuruna getirterek başkadı Ahmed bin Ebû Duad ile karşılıklı münazaraya alır. Münazara konusu yine Kur'an'ın mahlûk olup olmadığı hakkındadır.

İmâm Ahmed bin Hanbel elindeki bütün delilleri ortaya koyarak Kur'an'ın mahlûk kabul edilmesinin söz konusu olamayacağını bir kez daha detaylıca anlatır. Başkadının süslü fakat dayanağı olmayan sözleri karşısında, âyet ve hadis dışında ileri sürülen delilleri tanımayacağını söyler.