Osmanlı sevdâlısı bir tarikat Senûsiler ve Şeyh Ahmet Senûsi (vefât 10 Mart 1933)
HALİT KANAK
Senûsi tarikatının kurucusu Seyyid Muhammed bin Ali, Peygamber Efendimiz Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz gibi Rebîülevvel Ayının 12'nci gününe denk gelen 22 Aralık 1787 Cumartesi günü Cezayir'in Akdeniz sahilinde ki Vehrân vilâyetine bağlı Müsteganim'in güneydoğusundaki "Vâsıta" isimli yerleşim merkezinde dünyaya geldi. İki yaşında iken babasını kaybedince halası Seyyide Fâtıma eğitimini üstlendi.
Hâfızlığını tamamlayıp temel bilgileri öğrendikten sonra Müsteganim, Mâzûne, Muasker ve Tilimsân medreselerine devam etti. İlmini ilerletmek için Fas'ta İslâm Coğrafyasının en önemli kültür merkezlerinden biri olan ve 1956'da üniversiteye dönüştürülen Karaviyyîn Medresesi'ne başladı. Bir süre sonar da aynı medresede öğretmen oldu.
Sonra Cezayir'e döndü Büseâde'de yaşamaya başladı. Cezayir 1831'de Fransa tarafından işgâle uğrayınca önce Kahire'ye, sonra Mekke'ye yerleşti. Mekke'de yaşayan İdrîsiyye tarikatının kurucusu Ahmed bin İdrîs ile burada tanıştı ve kendisine intisap etti.
Ahmed bin İdris Yemen sınırındaki Asir'e yerleşince oraya gitti. Dönmeye karar verdiğinde geldiği Trablusgarp'ta Osmanlı Valisi Bingazi ile Derne arasındaki bölgede zâviye inşa etmesine izin verdi. 1843'te Beyzâ Zâviyesi ile birlikte üç zâviye daha açtı.
Burada Muhammed Mehdî ve Muhammed Şerîf adlı iki oğlu oldu. 1846 yılında hac'ca gitti dönüşte Libya-Mısır sınırındaki Cağbûb'da büyük bir zâviye inşa ettirerek buraya yerleşti. 8000 ciltlik birde kütüphane kurdu. Bölgeden geçen kervanların ticarî malları için depolar inşa edince burası tüccarların vazgeçilmez yeri Senûsilerin de ana üssü oldu. İşte ileride büyük işlere imza atacak olan Seyyid Ahmed Senûsi 1873'te burada doğdu.
Senûsiler tarih sahnesine ilk çıktıkları andan itibâren Osmanlı-Türk Devletine hâinlik beslemedikleri için de her dâim destek ve himâye gördüler. Sûltân Abdülmecid'in fermanıyla tarikat mensuplarının vergiden muaf tutulması ve müridlere zekât toplama yetkisi verilmesi Senûsi'leri daha da güçlendirmiş; Hicaz, Mısır, Cezayir, Tunus ve Libya topraklarında ticâret kervanlarının güzergâhında 22 zâviye daha açmışlardı. Her bir zâviye öncelikle; örnek bir İslâmi hayatın nasıl yaşanılacağını öğreten bir eğitim merkezi, tüccarlar için bir konaklama yeri, etrafında ziraî faaliyetin yapıldığı bir mekân şeklinde tasarlanıyor, özellikle göçebeler açısından vazgeçilmez yerler oluyordu.
Muhammed bin Ali Senûsî hayatı boyunca İslâm dinini bilmeyenleri bu dine ısındırmak, müslüman olmakla birlikte İslâmî geleneklerinden kopmuş kabilelerin yeniden İslâm'a dönmesini sağlamak için çalışırken, diğer elinde ise kılıç Afrika'yı köleleştirmeye çalışan Fransızlara karşı cihattan geri durmuyordu. Afrika'da yüz binlerce putperest onun gayretiyle İslâm'ı benimsedi. Kuzey Afrika ve Sahrâ altı Afrika Sûltânlıklarında sayısız müntesibi oldu.
22 yıl süren irşad faaliyetinin ardından 7 Eylül 1859 Çarşamba günü Cağbûb'da vefat eden Muhammed bin Ali buradaki zâviyeye defnedildi, birde türbe yapıldı. Yerine geçen oğlu Muhammed Mehdî, babasının kurup geliştirdiği tarikatı Fas'tan Şam'a, İstanbul'dan Hindistan'a, Yemen'den Endonezya'ya kadar yaymayı başardı.
Öyleki; Mısır'ın güneybatı sınırından Sudan'daki Dârfûr'a kadar uzanan bölgede, buradan bütün Büyük Sahrâ çölünü çevreleyen Çad, Nijerya ve Nijer'deki Sûltânlıklarda nüfuzu iyice artınca Muhammed Mehdî biri Sûltân Abdülaziz, diğeri II. Abdülhamid'den babasına verilen hakların aynen korunduğuna dâir iki ferman aldı. Hatta Bingâzi ile Derne zâviye yöneticilerine maaş bile bağlanmıştı. Yetmemiş İstanbul'dan zâviyelerde dağıtılmak üzere sayısız mushaf gönderilmişti.
Muhammed Mehdî'nin İstanbul'un desteğiyle batı Afrika kıyılarındaki Senegal ve Gambia'dan doğu Afrika'da ki Habeşistan'ın batı sınırlarına kadar uzanan ve Bilâdissudan denen bölgeye de hâkimi tamdı.
Ancak Fransızların Kuzey-Orta Afrika'ya göz diktiğini görünce Muhammed Mehdi Senûsî 1895 yılında âni bir kararla merkezlerini Cağbûb'tan, Fransa ileri harekât güzergâhında daha yakın olan Kufra'ya taşıdı. Hatta daha güneye indi. Burada uzun zaman Osmanlı birlikleri ile beraber Fransızlara direnerek en azından Çad'ın işgâlini geciktirmiş oldular.
Ne var ki Fransızlar Şeyhin vefâtına yakın Çad'daki direnişi kırdılar. Bu arada Şeyh Muhammed Mehdi, kardeşi Muhammed Şerif önceden vefât ettiği ve oğlu İdris'te (Libya Kralı 1. İdris Senûsi) küçük olduğu için 1902'de ölmeden önce tarikatın postnişinliğini ve direniş harekâtının komutanlığını yeğeni Ahmed Şerif Senûsi'ye bıraktı..
Ahmed Senûsi de Senûsi'liği kuran dedesi gibi çocuk yaşlarda hâfız olmuş, önemli âlimlerden dersler almış, amcası ve babasının yanında aklını geliştirirken, bileğini de güçlendirmiş tam bir Senûsi mücâhid'i olmuştu. Zâten 1896 yılında babasının vefâtıyla beraber ailesinin sorumluluğunu da üstlenmişti.
Osmanlı askerleriyle beraber Çad direnişinde Fransızlara karşı mücadeleye başladığında çektiği cihat kılıcını bir daha kınına sokmadı. Fransızlarla yaptığı uzun mücadele 1909'da Fransızların Kuzey-Orta Afrika içlerine kadar sokulup Fransız Sudan'ı ismini verdikleri bölgeyi ele geçirmeleriyle yavaşlamış ama bitmemişti.
Ahmed Senûsi elindeki kuvvetlerle Fransızlara karşı yeniden toparlandığında 1911 yılında Trablusgarb'a İtalyanlar tarafından asker çıkarılması bütün planını değiştirdi. Şeyh Ahmed Senûsi bu sefer de kuvvetlerini İtalyan işgaline karşı hazırlamaya başlamıştı..
O sırada Osmanlı yönetimi, İtalyanlara karşı ne yapılacağı konusunda kararsızdı. Başkentte kimi yöneticiler kara bağlantımız olmayan Libya'da İtalya ile böyle bir savaşa girmenin gereksiz olduğunu söyleseler de vatan toprağının her köşesi kutsaldır, düşmana asla bırakılamaz diyen Berlin askeri ataşesi kurmay Binbaşı Enver Bey (Paşa) arkadaşlarıyla koştu geldi, Libya'da bulunan 5.250 Türk Askeri ve Şeyh Ahmed Senûsi'nin kuvvetlerinden oluşturduğu 20 bin kişiyle İtalyanları sahile çiviledi destansı bir mücâdele verdi.
Balkan savaşları başlayınca emrindeki diğer subaylarla İstanbul'a çağrılan Enver Paşa Harbiye Nâzırı olunca kurduğu Afrika Grupları Komutanlığı'na önce kardeşi Nuri Paşa'yı, sonar da Şehzâde Osman Fuad Paşa'yı getirerek hem mücâdeleyi hem de Ahmed Senûsi yi yalnız bırakmadı. Üstelik Libya'da Ayn'el Mansur'daki karargâhında görüştüğü ve Kuşçubaşı Eşref'e gerilla eğitimi vermesi için teslim ettiği Ömer Muhtar gibi yetişmiş bir de kahraman bıraktı.
1918'in Ağustos'un da ise Şeyh Ahmed Senûsi'yi Harbiye Nâzırı olarak İstanbul'a dâvet etti. Sirkeci Garında bizzat karşıladı Topkapı Sarayında misafir etti. Şeyhe, iki ay önce tahta çıkan Sûltân Vahdettin'e Eyüpsultan Camii'nde kılıç kuşandırdı.
Ahmed Senûsi Mondros Mütârekesinden sonra Sultân Vahdettintarafından Anadolu halkını vaaz ve sohbetlerle işgâllere karşı zinde tutmak için 5 Kasım 1918'de Bursa'ya gönderildi. Orada Ali Fuat Cebesoy ve Celal Bayar ile görüştü. Bursa 8 Temmuz 1920'de Yunan işgâline uğrayınca Konya'ya, 15 Kasım 1920'de Ankara'ya geçti.
Ankara'da Mustafa Kemal Paşa'ya mücevherlerle donatılmış kılıç ile âyet-i kerimelerle donatılmış kemer hediye etti ve bu mücadelenin zaferle sonuçlanacağını gördüğü rüyâyı anlatarak müjde verdi.. Destek olacağını söyledi.
Bunu söylerken yalnızca kendisinin değil, millî mücâdeleye bütün İslâm Coğrafyasının destek vermesini düşünüyordu.. Sivas'a geçti. Dedesi ve amcası eliyle tâ Endonezya'ya kadar bilinen Senûsi'liğin yanısıra; İlmî derinliği, mücâdelesi ve idareciliği ile ismi kulaktan kulağa yayılan Şeyh Ahmed Senûsi bütün İslâm Coğrafyasında çok iyi tanınan bir isimdi.

21