Bağımsızlık Gününde (14 Ağustos 1947) Mekke Anlaşmasının muhatabı Pakistan'a bakış

Kardeş Pakistan ile Türkiye'nin stratejik ortaklık ötesi böyle bir duruma gelmesi yıllar ötesine tâ Ak Hunlar'a, sonrasında Gazneliler ve Timuroğulları'nın kurduğu medeniyetlere dayanır. O izleri Pakistan'da hâlâ görmek mümkündür. O bölgelerde hatırı sayılır Türk nüfus ise Abatâbâd, Mansehra, Haripu ve Muzafferâbâd şehirlerinde (Hazara ve Keşmir bölgelerinde) görülür. Yine uzun ömürlü oluşlarıyla bilinen (110 - 120 yaş) Hunza Türkleri de dağlık bölgelerde hayatlarını sürdürmektedirler.

Ancak en önemli birlikteliğimiz İslâm Halifesinin memleketi Türkiye'de verilen "Millî Mücâdele" dönemine dayanmaktadır. Bildiğiniz gibi millî mücâdelenin başladığı dönemlerde, Enver Paşa'nın Libya savunmasını birlikte yaptığı, Harbiye Nâzırı olunca İstanbul'a getirdiği İslâm Coğrafyasında oldukça sevilen Senûsî Târikatının Şeyhi Ahmed Senûsi Dünyanın dört bir köşesinden âlim-ûlemâ ve kanaat önderlerini Sivas'a dâvet etmiş, topladığı ilk İslâm Konferansını 18 Şubat 1921 günü Sivas'ta açmış ve bu büyük İslâm Konferansı'na başkanlık etmişti.

Konferansta Sebilü'r-Reşad Dergisinde de yayınlanan konuşması çok etkili olmuş, bu konferansa katıldıktan sonra memleketlerine dönen Pakistan'lı âlimlerin teşvikiyle millî mücâdeleye özellikle o zamanlar henüz devletlerini kurmamış Pakistan Halkından, para, altın, mücevher yağmıştı.

(Pakistan'lı bir kardeşimiz büyükannesine kulak memelerindeki dikilmediği için hâlâ yarık olarak kalmış izleri sorunca aldığı cevap karşısında çok etkilenmiş, bunu ibret olsun diye çocuklarına anlatmıştı. Meğerse büyükanne, o dönem Türkiye'de verilen millî mücâdele için yardım toplayan gençlerin mahallenin ortasına serdikleri çarşafa tek varlığı olan altın küpelerini atmak istemiş. Küpeleri sökmeye zorlanınca toplanmakta olan çarşafa geç kalmak korkusuyla kulaklarını yırtmak pahasına küpeleri çıkartarak çarşafın içine atmış. Kulaktaki yarıklar oradan kalmış.)

İşte bu denli birbirine sarsılmaz bir inançla bağlı Türkiye ve Pakistan, Suudi Arabistan'la ortak savunma anlaşması imzalamıştı. Bu anlaşma ile her türlü saldırganlığa karşı kolektif caydırıcılığı güçlendirmek amaçlandığı gibi, üç devletten birine yapılacak silahlı saldırının, hepsine birden yapılmış sayılacağı hükme bağlanmıştı.

Oldukça ehemmiyetli Mekke Anlaşmasının taraflarından birisi olan Pakistan, 14 Ağustos 1947'de bağımsızlığına kavuşmuştu. Her sene bu tarihte ülkede görkemli kutlamalar yapılması gelenek hâle gelmişken, neredeyse bağımsızlık yıldönümüne denk gelen "Mekke Anlaşması" bağımsızlık kutlamalarına ayrı bir önem katmıştı..

Kardeş Pakistan'ı kısaca tanıyacak olursak Pakistan; münbit ovaları, yer yer 7000 metreyi aşan yüksek dağları, dünyanın 5'inci nüfusuna sahip, gelişen ekonomisi ve en önemlisi nükleer gücüyle dünyanın gündeminde olan bir ülke..

Nükleer güç demişken, bu yolda canını vermekten kaçınmayan Pakistan Devlet Başkanlarından Muhammed Ziya-Ül Hak'tan bahsetmeden geçmeyelim. Kendisi 17 Ağustos 1988'de kutlanan Pakistan'ın 41'inci kuruluş yıldönümünden iki gün sonra uçağı düşürülerek şehit edilmişti. Onu şehâdete götüren yol, ülkesine atom bombası kazandırmak olduğu gibi, İslâmî Devlet yapısı için bir "Anayasa" hazırlatıyor olmasıydı.

Ülkesinin mutluluğunun bir tek kaynağının İslâmiyet olduğuna yürekten inandığı için, İslâm Dinine uygun kanunların ülkesinde uygulanmasını istiyordu. Yalnız ve tek başına karar aldı demesinler diye bunu halka sordu. Yaptırdığı halk oylamasından % 95 evet çıkınca kolları sıvadı işe başladı. Önce "Şerî Anayasa" hazırlamak için âlimlerden oluşan bir anayasa komisyonu kurdu.

Ancak bu komisyonu çalıştırmadılar. İç ve dış güçler, çeşitli hile ve desiselerle komisyon üyelerine iş yaptırtmadılar. Komisyonda uyuşmazlık ve tartışmalar aylar alınca, Cumhurbaşkanı Ziya-ül Hak canlı yayında ağlayarak bu durumu halka anlattı.

Sürekli birbiriyle didişerek süreci uzatan komisyonu ve bunu baltalayan hükümeti anayasanın 58-2 b maddesi gereğince feshettiğini, yerine yenisini kuracağını ifâde ederek "Ülkemde İslâmî hükümleri hâkim kılmak için her türlü fedakârlığa hazırım" demiş bu sözlerinden birkaç hafta sonra da şehid edilmişti.

Vatanını, halkını özellikle Türkiye ve Türkleri çok seviyordu. Hafta sonlarında çok önemli toplantısı yoksa, mutlaka Türkiye Büyükelçisinin konutuna kahvaltıya gelir, büyükelçinin çocuklarını makam arabasıyla kriket maçı izlemeye götürürdü.

Bu da yetmez zamanlı zamansız fırsat buldukça Türkiye'ye gelir, "Sayın Cumhurbaşkanım bir randevu alsaydık" diyen çalışma arkadaşlarına, "İnsan kardeşinin evine randevuyla mı gider" cevabını verirdi.

Ayrıca Türkiye'yi bir Türk kadar iyi tanırdı. Başta Ankara olmak üzere, defalarca İstanbul'a, Konya'ya, Bursa'ya, Çanakkale'ye gitmiş, pek çok kez de bayramlarımıza katılmıştı.

Tedbiri de elden bırakmazdı. Ülke içinde yaptığı seyahatlerde Amerikan elçisini yanında bulundurur, herhangi bir suikast girişimine karşı fırsat vermezdi. Bu alışkanlığını değiştirmeyince 64 yaşında iken şehid düştüğü sabotajda uçakta bulunan ABD Büyükelçisi Arnold Ravi de hayatını kaybetmişti.