İstanbul turu!

DÜN gece birkaç arkadaş İstanbul'u turladık. Üzerimizde deli gömleği. Yağmur insanların boğazına dolamak için sicim pozisyonu arıyordu. Bizler de İstanbul'un doğurduğu çocukları aradık, sonra itilmişliğin rengini. İnsanca yaşamanın ahengini belki de.

Bir tiyatroda rolümüz ortadaydı. Kafada dolaşan tilkiler aptal kargalar arıyordu, hödükler çirkin kavgalar. Nefret bulaşıcı bir hastalık gibiydi. Yarısı ısırılmış ekmekleri satan da vardı, ruhunu satan da. Çocuklar vardı, ihtiyar çocuklar, kendi cesetlerinin üzerine basarak yürüyordu. 'Büyüklerin arkasından sesleri bile yetişmeyen çocukları bu şehir nasıl yetiştirecek' diye düşünecek aklı bizden aldılar. Yüzümüzdeki çizgilerden film armağan ettik onlara. Onlar ağlanacak halimize güldüler.

Tabut ölçüsü alınmış gibi duranlar vardı. Gece içip gündüz kusan şöhretlere bayılanlar, dizi filmlerin içinde gezintiye çıkmıştı sanki.
Eski güzellikleri faytonların çektiği yıllardan, son model otomobiliyle hava basan züppelere geçiş yapılmıştı. Ciğeri yanmış babalarla ciğeri beş para etmeyen şöhretler arasında tercihimizi zaten çoktan yapmıştık.

'Mektep' sözcüğünü 'okul' sözcüğünden neden daha çok sevdiğimizi konuştuk aramızda. Mektepler sevgi ve saygı yüklüydü, hiçbir çocuk tehlikede hissetmezdi kendini. Özne para değildi. Özlenmiş güzelliklerin ortaya çıkması için bir sebep yoktu artık. Şimdi metrekareye onlarca ihanet düşüyordu da ahlaksızların içinden bir tane bile deli çıkmadı. Sonra İstiklal Caddesi'nde şarkı söyledik, gitar çaldık. Kutumuza bahşiş atan bir akıllı çıkmadı.

Dille sarkıntılık etmenin yasal hale getirildiği, sırtlan üretiminin üst seviyeye çıktığı bir ülkede, kadınlar geçiyordu önümüzden.
Taciz edilmesi muhtemel kadınlar. Erkek egemenliğindeki bir şehirde kabuğunu arayan kaplumbağalar. Yamalı bohçasında onurunu taşıyan çocukluğumun yiğit kadınları gibi. Erkek kılıklı leşler vardı peşlerinde, her birinin üzerine boya sıkılmıştı sanki.

Eskiden dalgalar gibi öfkemizi kıyılara bırakırdık, şimdi kıyı da kalmadı. Şiir okuyan yürekli martıların yerini parsayı toplayan çakallar aldı. Onlar kışın kayak merkezinde, yazın sükseli yatlarda halay çekerken, ekmekleri ve çocuklarının yarınları çalınan insanların ahları da onlarda kalsın. Kusura bakmasınlar ama son sözümüzü o gece hep birlikte söyledik. "Hak yiyen ne kadar çakal varsa cümlesinin boynu altında kalsın!"