Paris'te dünyanın geleceğine dair kısa bir yolculuğa çıktım. Sanofi'nin davetiyle katıldığım VivaTech 2026, ilk bakışta bir teknoloji fuarı gibi görünüyor. Oysa burası ülkelerin, şirketlerin ve girişimcilerin gelecek planlarını sergiledikleri küresel bir vitrin. Koridorlarda yürürken bir tarafta dünyanın en büyük şirketlerini görüyorsunuz. L'Oreal, Samsung, Google, Nvidia ve daha niceleri... Birkaç metre ileride ise henüz yolun başındaki küçük girişimler yer alıyor. Belki bugün isimlerini kimse bilmiyor ama yarının dev şirketleri olma hayaliyle yatırımcıların karşısına çıkıyorlar. Yıllardır yapay zekâyı konuşuyoruz. Ancak Paris'te gördüğüm tablo, yapay zekânın artık bir teknoloji başlığı olmaktan çıkıp hayatın her alanını dönüştüren temel bir altyapıya evrildiğini gösteriyor. En büyük dönüşüm ise sağlık alanında yaşanıyor. Bir ilacın geliştirilmesi geçmişte 10-15 yılı bulabiliyordu. Milyarlarca dolarlık yatırımlar yapılıyor, binlerce başarısız denemenin ardından yalnızca birkaç molekül tedaviye dönüşebiliyordu. Şimdi bu süreçlerin önemli bölümü yapay zekâ tarafından destekleniyor. Hastalıkların analiz edilmesinden molekül tasarımına, klinik araştırmalardan yan etki tahminlerine kadar çok geniş bir alanda algoritmalar çalışıyor. Bu nedenle bugün sağlık teknolojileri aynı zamanda veri biliminin, yazılım mühendisliğinin, yapay zekânın ve yüksek teknolojinin konusu. Paris'te dinlediğim sunumlar arasında Türkiye açısından en dikkat çekici olanlardan biri Cumhurbaşkanlığı Yatırım ve Finans Ofisi Başkanı Burak Dağlıoğlu'nun değerlendirmeleriydi.
Haberin DevamıDağlıoğlu'nun ortaya koyduğu tablo önemliydi. Özellikle klinik araştırmalar, biyoteknoloji, dijital sağlık ve yapay zekâ uygulamaları Türkiye açısından önümüzdeki dönemin stratejik alanları arasında görülüyor. Sanofi Avrasya Bölge Başkanı Cem Öztürk'ün verdiği bilgiler de bu tabloyu destekliyor. Şirket bugün Türkiye'de 350'den fazla merkezde 60'ın üzerinde klinik araştırma yürütüyor. Bu yalnızca sağlık alanında değil, bilimsel üretim, teknoloji geliştirme ve nitelikli yatırım çekme kapasitesi açısından da önemli bir gösterge. Ancak Paris'te dikkatimi çeken başka bir konu daha vardı. Türkiye artık sadece yabancı teknolojileri kullanan bir ülke olmak istemiyor. Bunun işaretlerini son yıllarda savunma sanayiinde gördük. İnsansız hava araçlarından elektronik sistemlere kadar birçok alanda ortaya çıkan başarı hikâyeleri, yüksek teknoloji üretiminin mümkün olduğunu gösterdi. Şimdi benzer bir dönüşüm sağlık teknolojilerinde yaşanabilir mi İşte asıl soru bu. VivaTech'te Sanofi'nin desteklediği Türk girişimcilerle de sohbet etme fırsatı buldum. Yapay zekâ ile kanser teşhisine yardımcı olan ekipler, dijital sağlık çözümleri geliştiren genç girişimciler, moleküler tanı teknolojileri üzerinde çalışan şirketler vardı. Bundan birkaç yıl önce yalnızca fikir aşamasında olan projelerin bugün uluslararası yatırımcılarla görüşüyor olması dikkat çekici. Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır ile yaptığımız sohbette de HİT-30 programı kapsamında yürütülen çalışmalar gündeme geldi. Türkiye'nin yüksek teknoloji yatırımlarını çekmek, kritik alanlarda üretim kapasitesini artırmak ve küresel değer zincirlerinde daha üst sıralara çıkmak için yoğun bir çalışma yürüttüğü görülüyor. Elbette önümüzde zorluklar da var. Yüksek teknoloji yarışında yalnızca teşvik vermek yetmiyor. Nitelikli eğitim gerekiyor. Güçlü üniversiteler gerekiyor. Araştırma kültürü gerekiyor. Finansman desteği ve sermaye gerekiyor. Önümüzdeki 10 yılın kazanan ülkeleri, doğal kaynakları en zengin olanlar değil, bilgiyi en iyi işleyenler olacak.

11