Şehirlerin estetiği ve apartmanlar

Dünyanın en güzel şehirlerinden biri olan İstanbul korkunç şehirleşme neticesinde en çirkin yerlerden birine dönüştü. Niteliksiz yapılar, kişiliksiz binalar ve beton yığınları arasında hayatımız geçiyor. Çoğunlukla kentin tarihî semtlerinde -aralarda güzel bir apartmanla karşılaştığımda- içimden dakikalarca seyretmek, fotoğraf çekmek geliyor. Şehir estetiğine hasret kalmış bir ülkenin yurttaşı olarak özellikle bu alanda çok başarılı olan ülkeleri hayranlıkla izliyorum. Bana göre bir kentin gerçek ruhunu anlamanın yollarından biri de apartmanlarına bakmaktır. Cepheler, giriş kapıları, kapı tokmakları, mermer merdivenler, avlular, balkonlar ve pencereler... Bunların her biri o şehrin estetik anlayışı, tarihî birikimi ve yaşam kültürü hakkında sessizce hikâyeler anlatır. Yıllar içinde yüzü aşkın ülkede yaptığım seyahatlerde, özellikle apartman mimarisi, giriş kapıları, cephe estetiği ve sokak atmosferiyle beni en çok etkileyen Avrupa şehirlerini düşündüm.

Haberin Devamı

Şöyle bir liste yaptım:

1) Paris

2) Barselona

3) Viyana

4) Budapeşte

5) Brüksel

6) Madrid

7) Lizbon

8) Stockholm

9) Münih

10) Torino

Paris, bu listenin zirvesinde yer alıyor. Haussmann dönemi binaları, görkemli ahşap kapıları, taş işçiliği ve ferforje balkonlarıyla âdeta açık hava mimarlık müzesi. Barselona ise bambaşka bir dünyaya ait. Cephelerin yalnızca mimari değil, aynı zamanda sanat eseri olduğunu hissediyorsunuz. Gaudi ve Modernisme akımının etkisi bugün hâlâ her sokakta yaşıyor. Viyana aristokrat bir zarafetin temsilcisi. Budapeşte ise Avrupa'nın en etkileyici bulvarlarından ve apartmanlarından bazılarına sahip. Brüksel çoğu zaman hak ettiği ilgiyi görmeyen bir cevher. Art Nouveau'nun en güzel örneklerinden bazıları burada karşınıza çıkıyor. Madrid, zarif balkonları ve düzenli cepheleriyle güçlü bir şehirli karakter sergilerken, Lizbon ışığı ve atmosferiyle öne çıkıyor. Stockholm sakin ama son derece rafine bir estetik sunuyor. Münih ve Torino ise listeyi tamamlayan iki farklı Avrupa yorumu olarak dikkat çekiyor. Bir başka ayrıntı da sokak lambaları... Doğru seçilmiş bir sokak lambası yalnızca aydınlatma elemanı değildir; kentin ruhunu tamamlayan bir dekor unsurudur. Pek çok kişi bu listede Londra'yı görmeyi bekleyebilir. Oysa Londra'nın eksikliği bir kusurdan değil, farklı bir karakterden kaynaklanıyor. Londra dünyanın en etkileyici şehirlerinden biri. Parkları, meydanları, müzeleri, kitapçıları, kültürel hayatı ve mahalle dokusuyla benzersiz. Ancak apartman girişleri, gösterişli kapılar ve cephe estetiği söz konusu olduğunda Paris, Viyana veya Budapeşte bende daha güçlü bir etki bırakıyor. Benzer şekilde Alman şehirleri de bu sıralamada üst basamaklara çıkmakta zorlanıyor. Bunun nedeni estetikten yoksun olmaları değil. Münih, Hamburg veya Berlin son derece etkileyici kentler. Ancak İkinci Dünya Savaşı'nın ardından yaşanan büyük yıkım ve yeniden yapılaşma süreci, birçok şehirde tarihî bina stokunun önemli bölümünü ortadan kaldırdı. Ayrıca Alman şehircilik anlayışında işlevsellik çoğu zaman süsleme ve gösterişin önüne geçti. Bu nedenle Almanya'da apartman girişleri, kapı detayları ve cephe zarafeti söz konusu olduğunda Paris, Barselona, Viyana veya Brüksel kadar güçlü örneklerle daha az karşılaşıyoruz. Belki de bu yüzden bir şehri değerlendirirken artık sadece anıtlarına bakmıyorum. Bir apartmanın kapısında birkaç dakika durup detayları incelemek, bir sokak lambasının altında akşam yürüyüşü yapmak bazen bir müzeyi gezmek kadar öğretici olabiliyor. Çünkü şehirlerin hafızası çoğu zaman büyük meydanlarda değil; sessiz sokaklarda, eski apartmanların girişlerinde ve geceleri onların üzerine düşen ışıklarda saklıdır