Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, son yıllarda Orta Doğu güvenlik mimarisinde atılmış en dikkat çekici adımlardan biri. Yapılan yorumlarda 'kardeşlik', 'İslami dayanışma' ve hatta 'İslami NATO' gibi kavramlar öne çıktı. Ancak anlaşmayı yalnızca dini dayanışma üzerinden okumak, asıl stratejik dönüşümü gözden kaçırmamıza neden olabilir. Suudi Arabistan'ın ekonomik gücü, enerji piyasalarındaki ağırlığı ve Körfez'deki etkisi... Türkiye'nin büyük ordusu, gelişen savunma sanayii, NATO tecrübesi, insansız sistemlerde ulaştığı seviye ve deniz gücü... Pakistan'ın köklü askeri kapasitesi, kalabalık ordusu ve nükleer silaha sahip tek Müslüman ülke olması... Bu üç unsur yan yana getirildiğinde, yalnızca sembolik bir dayanışmadan değil, doğru yönetildiği takdirde önemli bir caydırıcılık kapasitesi oluşturabilecek yeni bir yapıdan söz ediyoruz. Anlaşmanın en önemli hükmü son derece açık ve iddialı: Üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, tarafların tamamına yapılmış sayılacak. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da katıldığı Anadolu Ajansı yayınında bu hükmün teknik olarak NATO'nun 5'inci maddesine benzediğini söyledi. "Bir ülkeye saldırı, bütün ülkelere saldırıdır" ilkesi son derece güçlü bir siyasi mesajdır.
Haberin DevamıFakat bu cümlenin gerçek askerî değeri, kriz anında hangi mekanizmaların çalışacağını şu an bilemiyoruz. İstihbarat mı paylaşılacak Hava savunma sistemleri mi gönderilecek Ortak harekât mı düzenlenecek Askeri birlikler mi konuşlandırılacak Deniz yolları birlikte mi korunacak Yoksa destek büyük ölçüde diplomatik ve lojistik düzeyde mi kalacak Dolayısıyla bugün için en doğru ifade şu olabilir: Mekke Anlaşması bana göre, tamamlanmış bir askerî ittifaktan çok, kurumsallaşmaya açık bir kolektif savunma çerçevesidir. Asıl önemli soru şu: Üç ülke neden bugün böyle bir mekanizmaya ihtiyaç duydu Çünkü Orta Doğu'daki güvenlik ortamı son derece hızlı biçimde değişiyor. İran savaşı, İsrail'in sınırlarının çok ötesinde ve giderek daha bağımsız hareket eden askerî gücü, Husilerin saldırıları, Kızıldeniz ve Babülmendep'te deniz ticaretinin karşı karşıya kaldığı tehditler, Hürmüz Boğazı'ndaki gerilim ve enerji tesislerinin füze ve insansız hava araçlarıyla vurulabilmesi bölgedeki bütün hesapları değiştirdi.
Haberin DevamıABD'nin Avrupa ve Orta Doğu'da daha az yükümlülük almak istemesi ve Rusya- Ukrayna savaşı gibi uzun soluklu savaşların da ülkeleri yeni güvenlik arayışlarına ittiği görüşündeyim. Türkiye'nin insansız hava araçları, akıllı mühimmat, hava savunma sistemleri, radarlar, elektronik harp, askerî gemiler ve komuta-kontrol teknolojilerindeki kapasitesi Suudi Arabistan'ın finansal imkânları ve Pakistan'ın askerî tecrübesiyle birleşebilir. Ortak üretim, teknoloji geliştirme, mühimmat standardizasyonu ve üçüncü ülkelere ihracat bakımından ciddi bir potansiyel bulunuyor. Ancak bu imkânlar kadar riskleri de konuşmamız gerekiyor. Türkiye açısından ilk risk, istemediği bir çatışmanın içine çekilme ihtimalidir. Suudi Arabistan'a Husiler veya İran bağlantılı başka bir yapı tarafından düzenlenecek saldırı, hangi şartlarda Türkiye'ye yapılmış bir saldırı sayılacak Pakistan ile Hindistan arasında Keşmir kaynaklı bir çatışma çıkarsa Ankara'nın yükümlülüğü ne olacak Saldırıyı bir devlet yerine devlet dışı bir örgüt gerçekleştirirse karşılıklı savunma hükmü işletilecek mi Aynı derecede önemli başka bir soru daha var: Taraflardan biri krizi tırmandıran veya askerî çatışmayı başlatan taraf olursa diğer ülkeler yine otomatik biçimde devreye girecek mi Caydırıcılık için taahhüdün inandırıcı olması gerekir. Fakat taahhüdün sınırları çok belirsiz kalırsa bu kez yanlış hesaplama ve istemeden savaşa sürüklenme riski ortaya çıkar.

9