Körfez'de sessiz fırtına

Körfez'de uzun süredir düşük profilli ilerleyen bir gerilim artık görünür hale geldi. Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasındaki stratejik rekabet, yalnızca iki ülkenin ekonomik hırslarıyla sınırlı değil; Ortadoğu'nun gelecek on yılını şekillendirecek çok katmanlı bir güç mücadelesine dönüşmüş durumda. Bir dönem Yemen'den Katar krizine kadar aynı çizgide duran Riyad ve Abu Dabi, bugün Sudan'dan Suriye'ye, İsrail dosyasından Kızıldeniz güvenliğine kadar birçok başlıkta farklı pozisyon alıyor. Muhammed bin Selman'ın ortaya koyduğu 'Vizyon 2030' planı, Suudi Arabistan'ı petrol bağımlılığından kurtarıp finans, turizm, teknoloji, yapay zekâ, savunma ve lojistik merkezi haline getirmeyi hedefliyor. NEOM gibi mega projeler yalnızca mimari vizyon değil; küresel sermayeye verilmiş jeopolitik bir mesaj. Ancak bu dönüşüm, doğrudan BAE'nin son 30 yılda inşa ettiği ekonomik üstünlüğe meydan okumak anlamına geliyor. Dubai ve Abu Dabi, serbest ticaret bölgeleri, finans merkezleri, düşük regülasyon ve yüksek sermaye hareketliliğiyle Körfez'in küresel kapısı haline geldi. Suudi Arabistan ise daha büyük nüfus, daha geniş toprak, daha yüksek enerji kapasitesi ve devasa iç pazar avantajını kullanarak bu üstünlüğü kırmak istiyor. Bu rekabet sıcak bir çatışmaya dönüşebilir mi, emin değilim. Ancak ekonomik araçlar ve yatırım baskısı bölgesel dengeleri sarsmaya devam edecek.

Haberin Devamı

SİLAHLANMA DENKLEMİ

Suudi Arabistan, yerli savunma üretimini artırmayı hedefleyen kapsamlı bir dönüşüm içinde. SAMI (Saudi Arabian Military Industries) üzerinden yerlilik oranını yükseltmeyi planlıyor. BAE ise EDGE Group çatısı altında son yıllarda ciddi bir savunma konsolidasyonu gerçekleştirdi. Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad'da düzenlenen Savunma Fuarı'na Roketsan'ın davetiyle giden bazı gazetecilerin Youtube videolarını gördüm. İHA-SİHA, elektronik harp, akıllı mühimmat ve hava savunma sistemleri artık yalnızca askeri araç değil; jeopolitik nüfuz enstrümanı olarak Körfez'de de etkisini hissettiriyor. Körfez'de artık sadece petrol değil, teknoloji ve savunma ihracatı da güç ölçüsü haline geliyor. Enerji boyutu ise rekabetin bir diğer derin katmanı. Suudi Arabistan dünyanın en büyük petrol ihracatçılarından biri olarak OPEC+ içinde belirleyici konumda. Ancak Riyad, petrol gelirlerini sanayi ve teknoloji yatırımlarına kanalize ederek uzun vadeli ekonomik dönüşüm hedefliyor. BAE ise yenilenebilir enerji ve hidrojen yatırımlarıyla enerji sonrası döneme hazırlanıyor. BAE'nin dış politikasında siyasal İslam karşıtlığı belirleyici olmaya devam ediyor. Abu Dabi, bölgedeki İslamcı hareketleri sistemik risk olarak görüyor. Suudi Arabistan ise son yıllarda daha pragmatik bir çizgiye yöneldi. İran'la normalleşme, Katar'la ilişkilerin düzeltilmesi ve Türkiye ile yeniden yakınlaşma bu stratejinin parçaları. Türkiye-BAE ilişkileri 2021 sonrası normalleşti. Yatırım anlaşmaları imzalandı, finansal iş birlikleri geliştirildi. Abu Dabi'nin Türkiye'ye yönelik yatırım fonu hamlesi dikkat çekiciydi. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Körfez'den Türkiye'ye milyarlarca dolarlık fon akışından söz etmişti. BAE, bu sözlerin hâlâ arkasında mı, emin değilim. Ancak Ankara'nın stratejik ağırlık merkezinin Riyad'a doğru kaydığı da açık. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Suudi Arabistan ziyaretleri, savunma sanayii iş birlikleri, enerji yatırımları ve karşılıklı ekonomik mutabakatlar yeni bir kurumsal zemin oluşturdu. Türk savunma sanayii ürünlerine yönelik Körfez ilgisi, bu stratejik yakınlaşmanın somut göstergesi. Körfez'deki bu rekabet Türkiye için hem fırsat hem risk barındırıyor.