İlahi DW!

Alman yayın kuruluşu Deutsche Welle'nin (DW) Türkiye söz konusu olduğunda devreye giren hayli ilginç bir editoryal refleksi var. DW Türkçe'nin son paylaşımındaki soru şöyleydi: "Türkiye neden Suriye liderinin peşinde" Ardından Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın sürekli Şam ile temas hâlinde olduğu belirtiliyor; Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un Suriye liderini ziyaret eden ilk Batılı lider olduğu hatırlatılıyor ve herkesin 200 milyar dolarlık yeniden inşa pastasından pay almaya çalıştığı ileri sürülüyordu. İlahi DW! Türkiye'nin Suriye ile ilgilenmesini şaşırtıcı, hatta kuşkulu bir faaliyete dönüştüren bu soruyu insan okuyunca ister istemez duruyor. Türkiye, Danimarka değil. Suriye'de yaşanan iç savaşın güvenlik, ekonomi, göç ve terör bakımından en ağır sonuçlarını üstlenen ülkelerin başında geliyor. Türkiye ile Suriye arasında tam 911 kilometrelik kara sınırı bulunuyor. Savaşın çeşitli dönemlerinde milyonlarca Suriyeli Türkiye'ye sığındı.

Haberin Devamı

Türkiye'nin şehirleri, kamu hizmetleri, ekonomisi ve toplumsal dengeleri bu büyük insani hareketlilikten doğrudan etkilendi. Sınırın öte tarafındaki her askerî ve siyasi gelişme Türkiye'nin günlük hayatına yansıdı. DEAŞ'ın saldırıları, PKK/YPG yapılanması, düzensiz göç, sınır güvenliği ve ekonomik yük Ankara açısından soyut dış politika başlıkları değildi. Bunların her biri Türkiye'nin doğrudan millî güvenlik meselesiydi. Böyle bir ülkenin Şam'daki yönetimle yakından temas kurmasından daha doğal ne olabilir Asıl soru "Türkiye neden Suriye liderinin peşinde" değil, "Türkiye Suriye'nin geleceğiyle ilgilenmezse kim ilgilenecek" olmalıydı.

TÜRKİYE İLGİLENİNCE 'PASTA'

DW'nin kullandığı çerçevedeki temel sorun burada ortaya çıkıyor. Fransa Cumhurbaşkanı Macron Suriye lideriyle görüştüğünde bu, Avrupa'nın diplomatik açılımı olarak sunuluyor. Almanya, Suriye'nin istikrarına ve yeniden inşasına katkı vermek istediğinde meşru bir dış politika hamlesinden söz ediliyor. Alman şirketleri için uygun yatırım ortamı oluşturulmasının önemi bizzat Berlin tarafından dile getiriliyor. Nitekim Almanya Başbakanı Friedrich Merz, 30 Mart 2026'da Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'yı Berlin'de ağırladı. Alman hükûmeti, Suriye'de siyasi istikrar ve ekonomik büyümenin yeniden inşa için gerekli olduğunu; Alman şirketleri açısından güvenli bir yatırım ortamının kurulmasını destekleyeceğini açıkladı. Bunlar Berlin açısından anlaşılabilir tercihlerdir. Almanya'nın istikrarlı bir Suriye istemesi son derece doğaldır. Çünkü Almanya da bir milyondan fazla Suriyeliye ev sahipliği yaptı ve göç meselesinin iç siyasetteki ağır sonuçlarını yaşadı. Almanya'nın Suriye'nin yeniden inşasında rol araması 'istikrara katkı', Fransa'nın temasları 'diplomatik açılım', Türkiye'nin girişimleri ise '200 milyar dolarlık pastanın peşine düşmek' olarak çerçeveleniyorsa burada gazetecilikten çok seçici bir bakış sorunu vardır. Türkiye'nin ticari çıkarlarının bulunması elbette mümkündür. Devletlerin dış politikası yalnızca romantik ideallerle yürütülmez. Fransa'nın, Almanya'nın, ABD'nin veya Körfez ülkelerinin ekonomik beklentileri ne kadar meşruysa Türkiye'ninki de o kadar meşrudur. Türkiye hakkında yapılacak her habere kuşkucu bir başlık yerleştirmek, Ankara'nın her girişiminin arkasında karanlık bir niyet aramak ve Türkiye'nin meşru güvenlik kaygılarını tali ayrıntı gibi görmek objektif gazetecilik sayılamaz. Alman basınının etkili bir bölümünde uzun süredir bu ayrımın giderek silikleştiğini görüyoruz. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a duyulan siyasi tepki, zaman zaman Türkiye'nin bütün dış politika hamlelerini sakat veya gayrimeşru gösteren otomatik bir filtreye dönüşüyor.