Bazı haftalar var, haberleri yan yana koyunca insanın önüne sadece ülkenin gündemi değil, kendi vicdanı da geliyor.
Bu hafta biraz öyleydi.
Madımak'ın yıl dönümüydü. Otuz üç yıl geçmiş ama o acının önünde yine aynı cümlelerle durduk. Bazı acılar zamana bırakılmıyor; çünkü toplumlar yüzleşemedikleri şeyleri gerçekten geride bırakamıyor. Üstü örtülen her yara, bir gün başka bir sessizlikte yeniden çıkıyor karşımıza.
Madımak'ı anmak sadece geçmişe bakmak değil aslında. Bugüne bakmak. Farklı olana ne kadar tahammül edebildiğimize, bizim gibi düşünmeyeni ne kadar dinleyebildiğimize, acının karşısında nasıl bir dil kurduğumuza bakmak.
Sonra rakamlar geldi önümüze.
Enflasyon açıklanınca her şey bir tabloya dönüşüyor. Yüzdeler, oranlar, karşılaştırmalar... Ama hayat hiçbir zaman sadece rakamlardan ibaret değil. Pazarda filesini yarım dolduran insanın yüzünde başka bir gerçek var. Kirasını, mutfağını, ilacını, çocuğunun isteğini aynı aya sığdırmaya çalışanların sessizliği hiçbir tabloda tam görünmüyor.
Yoksulluk çoğu zaman bağırmaz. İnsan içine atar, kısmaya başlar, erteler, vazgeçer. Sonra bir bakarsınız, toplumun büyük bir kısmı konuşmadan eksilmeye başlamış.
Haftanın bir başka başlığı da ormanlardı.
Her yaz aynı uyarılar, aynı ihmaller... Artık neredeyse alışılmış bir huzursuzluk gibi içimize yerleşmiş durumda. Oysa bazen küçücük bir kıvılcım yalnızca ağaçları değil, insanın doğayla kurduğu bağı da görünür kılıyor. ünkü mesele çoğu zaman sadece yangın değil; tekrar eden bir kayıtsızlık. Doğa kendini savunamıyor, biz de onun sessizliğini çoğu zaman kabulleniş sanıyoruz.
Bir de dil meselesi var.
Kamusal hayat giderek sertleşiyor. Herkes konuşuyor ama çok az kişi gerçekten dinliyor. Cümleler anlamak için değil, üstün gelmek için kuruluyor. İnsanlar birbirini dinlemek yerine etiketliyor. Öfke günlük hayatın dili hâline geldikçe sessizlik de değişiyor: Kimi korktuğu için susuyor, kimi yorulduğu için, kimi de artık hiçbir şeyin değişmeyeceğine inandığı için.

30