Genco Erkal'ı Bir Balıkçı Damında Hatırlamak

Genco Erkal için çok şey yazıldı. Bundan sonra da yazılacak. Onu yakından tanıyanlar, yıllarca aynı sahneyi paylaşanlar, tiyatrosunu bilenler elbette çok daha büyük hikâyeler anlatabilir.

Benim anlatacağım öyle büyük bir hikâye değil. Faroz'da, bir balıkçı damında geçen birkaç saat.

Yıllar 1997'yi, belki 1998'i gösteriyordu. Genco Erkal, Dostlar Tiyatrosu'nun Simyacı oyunuyla Trabzon'a gelmişti. Oyunu Haluk Ongan Sahnesi'nde izledik. Mehmet Ulusoy'un yönettiği oyunda Genco Erkal'a Tülay Günal ve o yılların genç oyuncularından Emre Kınay eşlik ediyordu.

O geceyi hatırladığımda önce salon geliyor gözümün önüne. Oyun bitmiş, seyirci ayağa kalkmış, alkış bir türlü dinmiyor. Biz de ayakta alkışlıyoruz. Doyumsuz bir tiyatro akşamıydı.

Ama benim anlatmak istediğim Genco Erkal hikâyesi perde kapandıktan sonra başladı.

Oyun çıkışında oyuncuları akşam yemeğine davet ettik. Gideceğimiz yer Trabzon'un bilinen restoranlarından biri değildi. Faroz Limanı'ndaki balıkçı barınaklarına, bizim "dam" dediğimiz yerlerden birine gidecektik. Diğerlerinin programı uygun değildi. Genco Erkal, "Ben gelirim," dedi.

Hazırlanmasını bekledik. Yanımda iş arkadaşım Mustafa vardı. Genco'yu aldık, Faroz'a doğru yola çıktık.

Dam, Mustafa'nın abisi Atilla Abi'nindi. Önünde de üzerinde AYASOFYALI yazan kırmızı kayığı dururdu. Faroz'u bilen bilir; bazı kayıkların adı sahibinin adından daha fazla bilinir.

O akşam deniz hafif dalgalıydı. Ayasofyalı hemen damın önünde ağır ağır sallanıyordu. Masaya oturduğumuzda gözümüzün önündeydi; dalga vurdukça bir yaklaşıyor, bir uzaklaşıyor, neredeyse damın içine kadar sokuluyordu. Biz içeride konuşurken kapının önünde o da gecenin sohbetine karışmış gibiydi.

Biz daha yola çıkmadan arkadaşlara haber vermiştik:

"İstanbul'dan bir dostumuz geliyor. Bugün denizden ne çıktıysa hazırlayın, beraber yiyelim."

Onlar bizden önce dama gitmiş, sofrayı hazırlamışlardı. Palamut kuzine sobasının fırınında pişiyordu. Mezgit tavada, yanında çoban salata... Başka neler vardı şimdi tam olarak hatırlamıyorum. Zaten Faroz'da sofranın hesabı mönüden yapılmazdı. O gün deniz ne verdiyse o yenirdi.

Genco damın kapısına geldiğinde hafifçe gülümsedi. O gülümsemeyi hâlâ hatırlıyorum. Sanırım böyle bir yer beklemiyordu. Karşısında restoran yerine bir balıkçı barınağı, kapının önünde kırmızı Ayasofyalı, içeride hazırlanmış sade bir masa...

Atilla Abi sofrayı kurmuştu. Bizim damın misafiri bol olurdu. Kapıdan içeri giren selam verir, tanıdık varsa sandalye çeker oturur. Masada ne varsa paylaşılır, bir bardak da ona doldurulur. Kimse "Davetli miydin" diye sormaz.

O akşam da öyle oldu. İnsanlar gelip gidiyor, selam veriyor, oturuyor, iki laf ediyor.

İşin en güzel tarafı, kimse Genco Erkal'ı tanımıyor.

Birkaç saat önce Haluk Ongan Sahnesi'nde yüzlerce insanın ayakta alkışladığı adam, şimdi Faroz'da bir balıkçı damında İstanbul'dan gelmiş herhangi bir misafir. Genco'nun da bundan hoşlandığı belliydi.

Memleketin hali konuşuldu, denizin hali konuşuldu. Balık neden azaldı, bu sene hamsi nasıl olacak derken laf, Faroz'da bir masanın dönüp dolaşıp geleceği yere geldi: Trabzonspor.

"Bu sene de şampiyon olamayacağız galiba..."

Birisi geliyor, selam verip oturuyor. Öteki kalkıp gidiyor. Tabaklar dolaşıyor. Kuzine sobasından çıkan palamut masaya geliyor. Sohbet başka yere gidiyor, sonra yeniden Trabzonspor'a dönüyor.

Derken içeri girenlerden biri Genco'yu gördü.

"Misafiriniz var"

"Var."

"Kim abi"

"İstanbul'dan geldi."

Adam Genco'ya döndü:

"Hoş geldin. Hangi takımlısın"