Başlığını Ataol Behramoğlu'nun aynı adlı şiirinden ödünç alıyorum. ünkü bazı sözler yalnızca şiirde kalmaz; bir gün gelir, çağın vicdanına dönüşür.
Minab'dan gelen haber, insanın içine çöken türdendi. Bir ilkokul vuruldu. Yüz altmış sekiz kız çocuğu öldürüldü. Bir okulun vurulması, yalnızca bir binanın yıkılması değildir; o anda teneffüs de vurulur, defter de, kalem de, düş de, gelecek de.
Bir sayı söylendi önce: 168.
Oysa çocuk sayı değildir. ocuk, bir evin sabahıdır. Bir annenin telaşıdır. Saçı aceleyle örülmüş bir kız çocuğudur. Defterinin arasına yaprak koyan, teneffüste arkadaşına bir şey anlatırken cümlesi yarım kalan, akşam eve dönünce kapıyı çalıp "Geldim" diyecek olan küçücük bir ömürdür. Biz bazen en büyük kötülüğü, ölümleri rakama çevirerek yapıyoruz. Sayı büyüyor, vicdan küçülüyor. Oysa her sayının içinde bir yüz vardır. Bir çanta vardır. Bir kurdele vardır. Bir kalem, bir silgi, yarım kalmış bir teneffüs, eve varamayan bir ses vardır.
İşte bu yüzden bebeklerin ulusu yok. ocukların sınırı yok, mezhebi yok, cephesi yok, haritası yok. ocuk dediğimiz şey, insanlığın ortak emanetidir. Minab'da ölen çocuklara yalnızca bir ülkenin çocukları diye bakamam ben. Onlar, bu dünyanın çocuklarıydı. Onların üstüne düşen bomba, yalnızca bir okulun çatısını değil, insan olma iddiamızı da parçaladı.
Savaşın en korkunç yanı tam burada başlıyor. Önce dili bozuyor. Katliamı kelimelerle temizlemeye çalışıyor. "Operasyon" diyor. "Hedef" diyor. "Misilleme" diyor. "Güvenlik" diyor. Sonra bir okulun yıkıntısı önünde susuyor. O suskunluk, bütün açıklamalardan daha ağırdır. ünkü hiçbir askerî kavram, bir çocuğun tabutundan büyük değildir. Hiçbir devlet aklı, okul sırasına düşen bombayı açıklayamaz. Hiçbir çıkar hesabı, sabah annesinin elini bırakıp okula giden bir çocuğun akşam beyaz kefene sarılmasını haklı gösteremez.
Beyaz kefenler içinde siyah mezarlara gömülen çocukları düşünün. Bir çağın utancı bazen tek bir görüntüde toplanır. Gökte balonların, uçurtmaların, kuşların olması gereken yerde bombalar dolaşıyorsa, orada yalnız savaş yoktur; orada ahlakın çöküşü vardır. Teknoloji ilerlemiş olabilir. Ordular büyümüş olabilir. Devletler kendilerini güçlü sanıyor olabilir. Ama bir çocuk mezarının başında bütün o güç masalları dağılır. Geriye yalnız barbarlık kalır.
Emperyalizm dediğimiz şey de en açık yüzünü tam burada gösterir. Haritalar, enerji yolları, üsler, nüfuz alanları, büyük stratejiler, bölgesel hesaplar... Bütün o büyük laflar, dönüp dolaşıp en küçük bedenlerin üstüne çöküyor. Dünyayı paylaşmak isteyenler, önce çocukların dünyasını yakıyor. Sonra buna tarih diyorlar, zorunluluk diyorlar, denge diyorlar. Hayır. Bunun adı denge değil. Bunun adı, çocukların hayatını gözden çıkaran örgütlü vicdansızlıktır.
İnsan bazen öfkeden çok utançla yazıyor. ünkü biz, çocukların ölümüne alışmamız istenen bir çağda yaşıyoruz. Bir okul vuruluyor; birkaç saat sonra ekranlarda analiz başlıyor. Bir annenin çığlığı, uzman cümlelerinin arasında kayboluyor. ocukların kanı kurumadan büyük laflar kuruluyor. Asıl korkunç olan da bu: Ölümün sıradanlaştırılması.
Oysa bazı şeyler sıradanlaşamaz.
Bir çocuğun ölümü olağan sayılamaz.
Bir okulun vurulması gündelik bir haber gibi geçilemez.
Bir beyaz kefen, diplomatik cümlelerin arkasına saklanamaz.
Ben bugün Minab'ı yalnız Minab diye okuyamıyorum. Gazze'yi de görüyorum, Yemen'i de, Suriye'yi de, Ukrayna'yı da. Coğrafyalar değişiyor, annelerin sesi değişmiyor. Toprak aynı koyulukta susuyor. Gözyaşı aynı yerden akıyor. Demek ki acının pasaportu yok. O hâlde vicdanın da olmamalı.

28