O derin sızı

İnsanlar hakkında bizi şaşırtan şeylerin azalması, bir başka deyişle herkesin kolayca tahmin edilebilir kişiliklere dönüşmesi her geçen gün kendimiz gibi olma cesaretini yitiriyor olmamızdan. Herkes gibi olmanın kutsandığı, olmayanların bir çeşit maluliyet içinde olduğu bir zamanda yaşıyoruz. Görünüşümüzden davranışlarımıza, beğendiklerimizden nefret ettiklerimize, beklentilerimizden hayallerimize kadar hemen her halimizde günün geçerli belletilen standartlarına uymak zorunda bırakılıyoruz adeta. Trendler sadece zevklerin ve renklerin değil, hayatın da yerini alıyor hızla. Çünkü ezberleri ifa etmeye yaşamak denemez, hayatın otomasyonu bu artık!

"İnsanların neler yapabileceği önceden asla bilinmez, beklemek, zamana zaman tanımak gerekir, hükmeden zamandır, zaman kumar masasının diğer tarafındaki oyuncudur ve iskambil kâğıtlarının tümü onun elindedir, bize düşense hayat -kendi hayatımız- karşılığında kartları tahmin etmektir" diye yazmış Jose Saramago, meşhur eseri 'Körlük'te.

İçinden geleni yapmak! İnce düşünülürse insanı fıtrî güzergâhına oturtacak zenginlikte bir muhtevaya sahip olduğu görülebilir bu deyimin. Ama bugünün insanı için işler bu kadar kolay değil ne yazık ki! Her şeyin dışından dayatıldığı bir zamanda insanın içinden bir şey gelse bile nereden bir yol bulup insana ulaşabilir Bu kaotik dünyanın gürültüsü, beynimizi didikleyen bütün bu güdüler, bütün bu kodlar zihnimizi bir uçtan bir uca işgal etmişken içimiz sesini bize nasıl duyurabilir İçimize o kadar kapalı bir dünya ördük ki etrafımıza, derin bir sızıdan başka söyleyecek bir şeyi kalmadı içimizin bize

İnsan kendini unutur ama içi insanı unutmaz. Çünkü unutamaz, insanın insanlığı, yani cevheri içinde dürülüdür. İnsanın kendinden uzakta oluşu içinin yerini unutmasındandır. Ona insanlığının membaının, yani özünün, yani cevherinin, yani içinin unutturulmasındandır. Bir an için bile olsa içine yolu düşen herhangi biri, mütemadiyen hissettiği ama sebebini bilemediği o ince sızının içinin kendine geri dönmesi için yaptığı bir çağrı olduğunu bilir.

Merhum Aliya İzzetbegoviç'in 'Özgürlüğe Kaçışım' isimli kitabından insanın içine derin ve bir o kadar da aydınlatıcı bir bakış: "Ruh da beden gibi acır. Bazı günler, tıpkı fırtına öncesi eski yara izlerinin sızlaması ve hayat boyu biriken ve bir an unuttuğunuz darbelerden dolayı kemiklerinizin ağrıması gibi ruhun üzerindeki tüm yara izleri, zamanla sinmiş olduğunu düşündüğünüz bütün o eski acılar bir anda 'parlayıverir'. O günlerde moraliniz düşüktür, kendi kendinizle kalırsınız; hiçbir şeyin kaybolmadığını, yok olmadığını, özellikle de acıların ve kötü anıların kaybolmadığını kendinize hatırlatmak için yaraları açılan ruhunuzla uğraşırsınız. O acılar ve anılar bir süreliğine siner, bilinmez bir derinliğe doğru çekilir, tıpkı şimdi çekilecekleri gibi. Artık gözleriniz tekrar ışık almaya başlayacak. Gelecek sefere kadar."