Eski ile yeni arasında

Büyüklerinin "Ah nerede o eski günler!" tarzı şikayetlerine şahit olmayanımız yoktur. Yaş aldıkça kendi dilinden de benzer hayıflanma ifadeleri döküldüğünü fark ettiğinde buna şaşıranlarımız da çoktur. Gençken, hayatımızın baharındayken, eskilerin böyle derin iç geçirmeleriyle hafif hafif eğlenmeyi biliriz de; zamanı geldiğinde neden bizim de aynı dertten muzdarip olduğumuz sorusunun cevabını o kadar kolay bulamayız.

Geçen zamanın biz istesek de istemesek de hayatımızda birçok şeyi değiştirdiği bir gerçek... Değişimin hızının giderek arttığını da günlük hayatımızdan biliyoruz. Dünyada geçirdikleri zaman daha uzun olanlar, son kırk elli yılda birbirinden farklı üç beş ayrı dünyada yaşamaya mecbur oldular. Bu olurken, kendilerini dünyanın değiştiği hızda değiştirmeyi de pek başaramadılar. Dolayısıyla bir ayakları geçmişte, bir ayakları şimdiki zamanda yaşamak zorunda kaldılar. Yani aslında bir arafta yaşadılar.

Bendeniz de o arafta mahsur kalan kuşaklardan birine mensubum. Değişimin getirdiklerinin pek çoğu ile tam olarak barışık olamadım, götürdüklerini ise fazlasıyla özledim hep. Bunu yaşımın ilerleyişine, gençlik heyecanlarımın sönükleşmesine, enerjimin düşmesine, yol aldıkça hayal kurma menzilimin kısalmasına bağlayanlara bir yere kadar hak verdim. Ama bir yere kadar! Haklı tarafları olmasına rağmen bu bence durumu eksiksiz açıklamaya yetecek bir argüman olmadı hiç!

"Zaman her şeyi muhafaza eder ama hepsi rengini kaybeder; metal plakalara sabitlenen çok eski fotoğraflar gibi... Resmi sağa sola çevirmek gerekir, çünkü metalin vaktiyle çehresinin kendine has özelliklerini içine aldığı kişiyi kör plakanın üzerinde tanımak için belli bir ışık kırılmasına ihtiyaç vardır. İnsanın her hatırası da zamanla işte böyle solar. Fakat günün birinde bir yerlerden ışık gelir ve bir yüzü yeniden tanırız" diyor Sandor Marai, 'Mumlar Sonuna Kadar Yanar' ismini verdiği kitabında.

Zamanın tabiatı gereği değiştirdiği şeyler var, olacak. Ancak insanın karakteri, duruşu, hissedişi bunlara dahil midir, bu tartışılır! Duygularımızın, algılama biçimlerimizin, düşünme tarzlarımızın, değer yargılarımızın, hassasiyetlerimizin, yönelişlerimizin, durumlara verdiğimiz tepkilerin tanınamayacak kadar değişmesi itirazsızca kabul edilebilir mi Eskilerin bildiği hayatla, yenilerin yaşadığı hayat arasında bu kadar büyük mesafeler, bu kadar derin uçurumlar bulunması normal mi